Platon devlet kitabında; ne devleti insandan nede insanı devletten ayırır. Devlet insanın sistemleştirilmiş halidir ve devletin işleyişini anlayabilmek için de insanı doğru okumak gerektiğine inanır. İnsanı okuyabilmek için ise insanın ruh ve bedenden analizini yapmak gerektiğini ve burda da ruhun ön plana çıktığını, çünkü insan ruhsal durumuna göre bedenini yönettiğini söyler. Ruh'un karmaşık yapısını ise; doğal istekler, irade ve akıl ile açıklar. Bu üç yapı birbiriyle uyum içinde ise insanı sağlıklı bir birey olarak tanımlar. Dolayısıyla, devlette bu yapı üzerine işlemelidir.

Peki platona göre devleti kim yönetmelidir? Aristokrasi yani aydınlar, çünkü toplumda sınıflar vardır. Hocası sokrates gibi o da devlet yönetiminin teknik bir iş olduğunu bu sebeple de kaptan köşkünde bu işi kıvıracak ve yetkili kişilerin olması gerektiğini savunur. Evet, sokrates ve platonun devlet yönetimi anlayışı temelde günümüz demokrasi yönetimiyle zıt gibi görünse de perde arkasında aslında günümüz devletcilik anlayışını yani dünya sömürge sisteminin işleyiş şeklini anlatır.

Ya kardeşim olur mu hiç öyle şey, bizde demokrasi var, farklı partiler halkın hemen her kesiminin istek ve arzularını sisteme sunup çözüm üretebilirler diyenler ve yaygarayı koparanları duyar gibiyim.

Lâkin, güçsüzün çok da söz hakkı olmadığı, para ve mevkiin saygı gördüğü şu dönemler aslında toplumda sınıf ayrımı olduğunu göstermiyor mu? Demokrasi bu bağlamda, kitleleri kontrol altında tutmak için uydurulmuş bir sistemdir, güzel yalanı da siyasilerin ekmeği yapmıştır zaten platon. Sistem içinde sivrilen bazılarımıza sınıf atlatıp ve makam kariyer yada parayla satın alarak bir değirmen misali öğüterek sistemin bir parçası yapar; sonra sen işte falan kişi başardı ve oldu, bende yapabilirim diye çalışıp çabalar sisteme hizmet edersin. Yani değirmene giren buğday da, arpa da, mısır da un olup çıkıyor, sadece mamul farklı oluyor, o da kim ne nasıl severse, yani modern köleliğe devam.

Sınıf atlayabilmek için ise etik olmayan ve ahlâki yapının dışına çıkıyor olmak lâzım. Zira; 1,3 milyar insanın yoksulluk ve açlıkla mücadele ettiği, 4 milyarın günü kurtarmaya çalıştığı, 1,5 milyarın orta kesimde yaşayıp kendini şanslılar arasında saydığı, 500 bininin bir üst sınıf olarak geri kalan kaymak tabaka olan asiller ve soylulara taşaron çalıştığı bir dünyada çokta ahlâki bir yapıdan bahsedilmesi söz konusu olamaz elbette.

Alttaki durumu görmezden gelmek ve bu insanların üzerine basmak için de her yediğini sindiren bir mideye sahip olmak lâzım galiba. Halbuki üstteki beyefendi ve hanımefendilere baksanız hepsi servetlerinin bir kısmını yardım kuruluşlarına bağışlayan hayırsever asilzadeler! tabi bunların hepsi etiket. Toplumun her kesiminde bukelemun bireyler oluşturuldu. Bu sebeple, magazin programlarında, sözde sınıf atlamış insanların hayatlarıyla doldurulmuş programlarla, insan beyinleri tekrar programlandı. Bukelemun bireylerin oluşması için ise; aile ve din hedef alınıp bu iki temel yapı yozlaştırılıp deforma edilerek yeni tip aile yapilari ve tarikatlarla, insanı insan yapan ve merhamet gibi erdemlerler, kapitalist sistemin içinde yeni kimlikler kazandılar.

Glaukon; insanın samimi ve doğru olduğu için adalet ve doğruluktan yana olmadığını, insanın doğası gereği doğruya değil yanlışa meylettiğini, ama cezalandırılmaktan korktuğu için doğruymuş gibi kabul ettiğini ve eline geçen ilk fırsatta da, doğru olanı değil, çıkarına hizmet edecek olanı yapacağını ve bunun etik yada doğru olup olmamasına bakmayacağını ifade eder.

Ya kardeşim iyi diyorsun da; peki toplumda herkes aynı seviyede olmaz ki, fakirde olacak zenginde orta kesimde, herkesin zengin olduğu bir dünyada kim iş yapsın. Doğru; tabiki toplumun içinde zengini fakiri olacak elbet. Ama, toplum da bir sınıflama yapmak için değil, herkesin devletin kaynaklarına eşit şekilde ulaşabileceği bir sistemi kurmak için ki bu da; devletin her kesimden vatandaşına ulaştıracağı bir yapıyı hayata geçirmesiyle mümkün olabilir. Toplumun farklı kesimlerinin sınıf atladığı yada atlattırıldığı değil.

Misal; İngilterede belediye bir bölgede yeni bir yapılandırma içine girdiğinde yani iskana açıp yeni mesken yerleri inşaa ettiğinde, müteahit firmaya yada firmalara total yapının üzerinden %25 lik bir bölümünü sadece gelir durumu belli bir seviyenin altında olan kesime satabileceğini şart koşuyor, ve belli bir yüzdeye de devlet ihtiyaç sahiplerini kendi kiracısı yada sosyal yardım adı altında yerleştiriyor.

Böylelikle, şehrin demografik yapısı üzerinde, belli bir kesiminin fakir yada zengin olarak ayrıştırılmasını engellediği gibi, aynı zamanda alt gelir grubuna ve ihtiyaç sahiplerine aynı kalite ve standarta sahip olma fırsatı tanıyor.  Dolayısıyla devlet; organic yapısını koruyarak, toplumun faklı kesimlerini birbirine entegre ederek genel bir kalkınma politikası izliyor.

Heleki, zenginin malının zekatını tam olarak verdiği ve bu hizmetin ihtiyaç sahiplerine tam olarak ulaştırıldığı bir devlet anlayışında, zaten toplum bir aile yapısına ulaşacak ki, kendi yaralarını kendi sarabilen, aksayan yerleri bir vücut gibi tamir eden ve destekleyen, zararlı olan her türlü virüsü toplum bilinciyle berteraf edebilen yapısal bir sistem olarak oturacaktır. Tabiiki bunun için öncelikle nefis denen ve insanı bencilleştiren düşmanı dizginlemek ve bunu da keskin ve herkese eşit bir adalet anlayışıyla güçlendirmek gerek. Bu da devlet denen yapının içinde belli bir sınıfın (asiller/soyluların) yönettiği değil; ahlaklı, merhametli, dürüst ve kendini halktan soyutlayan değil, bilâkis halkın içinden seçilen yöneticilerin idaresiyle mümkündür. 

İslâm devleti sınırlarını Trablusgarb’a kadar genişleten Hz Ömer’in büyük bir İslâm devleti olma yolunda attığı  adımların başında; adalet ve devlet malına karşı titizlik, yönetici seçimindeki hassasiyetleri, kimseye (özellikle akraba ve ailesine) ayrıcalık yada imtiyaz tanımaması, herkesin malını tam olarak beyanı ve zekatını vermesi, kamu görevlilerinin ticaretle veya başka bir işle uğraşmamaları ve hediye almamaları ve en önemlisi toplumun her kesiminin şikayet ve önerilerini devlet adamlarıyla istişare etmesi devleti organic bir yapı haline sokmuş, devlete halk için çalışan kurumsal bir yapı kazandırmıştır.

Hz Ömer ise; bu kadar güç ve servet içinde, fakir bir yönetici olarak yasamış ve ölmüştür. Çünkü o, Peygamber (S.A.V) terbiyesi almış, Kuran-ı ve Sünneti kendine şiar edinmişti. Kendisine; Allah Rasulü (S.A.V) tarafindan bazı zamanlarda gazilik bahşişi verildiğinde “Ey Allah’ın Rasulü, bunu benden daha fakir birisine verseniz daha iyi olmaz mı?” derdi.
Pembedir hayatın çizgileri bir hikaye tavında, İlmik ilmik nakşolmuş kader yazımıza.

Bir ağaç reçinesinden dönme kehribar gibi, Her gün başka umutlara galebe çalıyor hayat.

Cam bir fanusa hapsetmemek lâzım ilişkileri, Hani mutluluğun önüne görünmez duvarlar çekmek gibi.

Uçamaz o vakit mutluluk kuşu, kurmaya çalıştığımız asr-ı saadet bahçemizde.

Bir yerde özlemi duyulan bahçe, bir yerde mutluluk kuşu.

Aslında fanusa hapsolan sadece mutluluk kuşu değil, Bizlerde esiriyiz bitmek bilmeyen ihtiraslarımızın.

Sonu gelmez arzulardır hâlbuki hayatı zindanlaştıran, Bir kırabilsek fanusu, doğa zaten kabullenecek herkezi koşulsuzca. 
 
banner4
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.