Öne Çıkanlar Tokyo Olimpiyatları TUTAP Bölge Koordinatörü Murat Şahin Ankara Üniversitesi gürsel tekin prof.dr.necmettin erbakan
banner13

'Avrupa Birliği, ruhunu kaybetmiş durumda’

Saye YILMAZ

İsmail Karakaş; Türkiye’nin AB süreci hakkında ‘’Türkiye AB yolculuğu uzun soluklu bir yolculuk. 1963 yılında AB ile Ankara Antlaşması çerçevesinde bir antlaşmaya imza koymuştu.

Bu antlaşma çerçevesi içerisinde işgücü antlaşması, Türk vatandaşlarının Avrupa’da iş kurmalarına yönelik birtakım kolaylıklar ve birçok maddeler vardı. Bu maddelerin birçoğu uygulanmadı, hatta hemen hemen tamamı uygulanmadı. Bu serüven daha sonra AB Gümrük birliği antlaşmaları şeklinde güncellendi. Daha sonra 1999 yılında AB ülkeleri tarafından aday ülke olarak kabul edildi Türkiye. 2005 yılında tam üyelik müzakerelerine başlandı. AB, Türkiye’ye vermiş olduğu hiçbir sözü tutmadı. İngiltere 2018 yılında brexit kararı aldı ve aralık ayı sonu itibariyle AB’den çıkma kararı alacak tamamen. Artık çark tersine işlemeye başladı. Şu anda dağılma sürecine girmiş bir AB var. 1963 yılında Ankara Antlaşması çerçevesinde verilen sözlerin hiçbiri tutulmadı. Bunların en başında İngiltere’deki Türk vatandaşlarının Ankara Antlaşması’ndan kaynaklı 100 bine yakın Türk vatandaşı orada iş kurdu. İngiltere, AB antlaşmaları çerçevesinde bu uygulamayı yaptı fakat diğer AB ülkeleri sözünde durmadı. Sadece İngiltere bu hakkı uyguladı ama şu anda birexitten dolayı o madde de revize edilecek. Şu anda Türkiye’nin yeri AB’de görünmüyor kısa vadede, uzun vadede veya ileriki vadede. AB ruhunu Fransa, İtalya, Almanya gibi güçlü ülkelerin kaybettiğini görüyoruz. Örneğin Fransa, AB ruhuna aykırı hareketlerde bulunuyor. Örneğin İngiltere’deki İngiliz vatandaşlarına veya sonradan İngiliz vatandaşlığını almış Türklere yönelik birtakım Avrupa ruhuna aykırı kararlar veriyor. Vize seyahatinde olsun, diğer seyahatlerde olsun kısıtlamalar getiriyor. AB ruhu tamamen dağılmıştır ve geriye sayım başlamıştır. Bu 10 yıl, 20 yıl öncesinden başlayan bir dağılma süreci. İtalya gibi bazı AB ülkelerinde, Fransa’nın bazı belediyelerinde AB bayrakları indirildi pandemi sürecinde, bunlar yaşandı. Belki de İtalya gibi bazı bölgesel ülkelerin eyaletlerinde bir referandum olsa İngiltere gibi AB’den ayrılma kararları çıkabilir ama bu tabii ki şu anda AB’nin önde gelen lokomotif ülkelerinin istemeyeceği bir karar. Dolayısıyla buna henüz girmediler ama uzun vadede AB ruhunu kaybetmiştir. AB kendini inkar ediyor aslında. Bunu çok iyi bir şekilde orada yaşayan vatandaşlarımız da görüyor, Avrupa’nın kendi halkı da görüyor. Romanya örneği, Polonya örneği, Yunanistan, Bulgaristan, Güney Kıbrıs, bu ülkeler sonradan AB’ye girdi. Bu ülkeler AB ile tam entegre olamadı. Güney Kıbrıs illegal yollardan binlerce AB pasaportu sattı ve yasa dışı ne kadar suç örgütleri varsa AB pasaportuna parayla sahip oldu. Bu AB ruhuna çok aykırı bir davranıştı. Diğer taraftan İspanya’da Katalon bölgesinde yapılan haksız uygulamalar oldu. AB ruhuna aykırı birtakım antidemokratik kararlar alındı. Buna benzer birçok örnekler alındı. Uzun vadede AB dediğimiz AB ekonomi topluluğu, adına ne derseniz deyin işlevini yitirdi ama kuruluş aşaması da uzun sürdü, belki dağılma süreci de uzun sürecek veya kabuk değiştirecek veya kurucuları, yöneticileri buna bir çözüm bulacaklardır diye düşünüyorum.’’ dedi.

 

‘’Dünya ekonomisinde söz sahibi olmayan dünya siyasetinde de söz sahibi olamaz’’

Cihan Ensarioğlu; ‘’Türkiye ciddi bir devlettir. Dünyadaki devlet geleneğine sahip olan 7-8 devletten biridir. AB’ye üyelik sürecimiz devam etmeli mi? Etmeli, dostlar alışverişte görsün dersek evet devam etmeli. Belki onlar da bizim için aynı şeyi söylüyordur. 1959’daki ilk başvurumuzdan bu yana çok da bir ilerleme kaydettiğimizi sanmıyorum. 5-6 değişik parti döneminde, 5-6 genel başkan döneminde çalışmalarımız, görüşmelerimiz, müzakerelerimiz olmuş ama hiçbirisinde doğru düzgün bir yol kat edememişiz. Bizim gibi dünyada ciddi devlet geleneğine sahip olan bir devletin AB’de de yeri olmalı, diğer çeşitli kuruluşlarda da yeri olmalı. Biz sadece AB’ye üye olmak maksadıyla değil, biz bunu dünyanın değişen konjonktürlerine, zamanlarına uyum sağlayarak insanların hak ve özgürlükleri, demokrasi alanında seçme seçilmeden tutun da seçim yasasına kadar, tarım hayvancılık gıda ürünleriyle ilgili maddelerden tutun da bütün ekonomik parametrelerle ilgili gelişmeleri buna dahil edebiliriz. Biz sonuna kadar mücadelemizi sürdürmeliyiz ama dediğim gibi sadece AB’ye katılmak için değil biz bunu yapmamız gerektiği için yapmalıyız. Belki ileride yeni bir anayasa, seçim kanununda değişiklik, ekonomi alanında ilerlemeyi biz kendi halkımız için bunları yapmalıyız ama AB ile irtibatımızı kesmeden dünyadaki diğer ciddi organizasyonlarla da ilişkimizi sürdürerek kazan kazan yöntemi ile, devlet ve halkımızın menfaatlerini göz önünde bulundurarak, bu oluşumların içerisinde mücadele ederek bu süreci götürmeliyiz. AB’nin bizi almama sebepleri arasında şunları sayabiliriz: Bizim Ermenistan’la olan problemimiz, Yunanistan’la olan problemlerimiz, Kıbrıs sorununu hala çözememiş olmamız. Bu üç ana sorun hala sıcaklığını korumakta. AB bunu bahane ediyor. Topraklarımızın çok ciddi bir kısmı Asya’da, her ne kadar Avrupa devletlerinin çoğundan bizim Avrupa’da toprağımız bulunmasına rağmen sizin topraklarınızın yüzde doksanı Avrupa’da, dolayısıyla siz Avrupa ülkesi olamazsınız diyenler var, sizin nüfusunuz ileride bizim için tehlike arz ediyor diyenler var, kişi başına düşen milli geliriniz Avrupa ülkelerinin birçoğundan farklı diyen var. Türkiye’nin yeri AB olabilir ama sadece AB mi? Hayır, biz dünya ile ilişkilerimizi çok doğru zeminlerde kendi menfaatimizi sürdürerek düşünmeliyiz. D-8 ülkelerinin devlet başkanlarının başına gelenler asla tesadüf olamaz. Bir yandan da çuvaldızı kendimize batırmamız lazım. Hem Türkiye olarak hem İslam ülkeleri olarak özeleştiri yapmamız lazım. Bugün telefonların, tabletlerin, telefonların en kalitelileri Amerikan, Alman, İngiliz, Fransız ya da Japon malıdır. Evdeki elektrik süpürgemizden tutun da dışarıda sanayide kullandığımız makinelerin yüzde 99’unun Alman, Japon, Amerikan ya da Çin malı olduğunu görürsünüz. Siz bir şey üretemezseniz, çağa ayak uyduramazsanız birilerinin kapısında beklersiniz. Dünyadaki ticaretin yüzde 34’ü dolar kullanıyor, yüzde 41 civarı Euro. Sizin üretimde bir numara diye övdüğünüz Çin’in para biriminin bile dünyada kullanılırlık oranı yüzde 1 bile değil. Bu ülkelerin merkez bankaları, bu ülkelerin kendi malı değil. Hepimizin bildiği gibi dünyada meşhur Yahudi ve siyonizmin dünyada önde gelen aileleri var.  Bu bütün merkez bankaları onların. İstedikleri kadar dolar basabiliyorlar. Bir kağıt parçasını boyayıp Arabistan’dan petrol, Katar’dan lpg, Rusya’dan kömür alıyorlar. Sizin zaten doğru düzgün ürettiğiniz bir şey yok. Sizde de ne var ne yok alıyorlar. Dünya ekonomisinde söz sahibi olmayan dünya siyasetinde de söz sahibi olamaz. Siz ürettikçe kazanırsınız, kazandıkça söz sahibi olursunuz. Biz Müslümanlar dünya ekonomisinde neredeyiz? Suudi Arabistan’da çıkan petrol nerelere gidiyor, kimlere peşkeş çekiliyor? Arabistan’ın niye bir araba markası yok? Niye ürettiği bir elektronik eşya yok? Müslüman ülkeler niye üretim yapamıyorlar? Niye toprağın altından ham olarak çıkardıkları ürünleri elin gavurunun yeşile boyanmış kağıt parasına hiç yoktan veriyorlar?  Biz Müslüman alemi olarak üretmediğimiz sürece birilerinin boyundurluğu altında yaşamaya mecburuz. Türkiye’nin bir menfaat sağlaması isteniyorsa Türkiye’nin öncelikle bilime, üretime ve sanayiye çok daha önem vermesi gerekir. Evet Türkiye, eski Türkiye değil ama sadece Türkiye’nin çabası ya da başındaki hükümetin çabası dünyadaki Müslümanların kurtuluşu için yeterli bir sebep değil. Biz hala Türkiye olarak AB’nin kapısında bekliyorsak, birçok Müslüman ülke birçok kuruluşun kapısında bekliyorsa bunda önce hatayı kendimizde aramamız gerekir. Bu durumdan Müslüman alemi olarak kurtulmamızın da en doğru, basit ve güvenilir yolu tamamen üretim politikasına önem vermekten geçer. Dünyada üç tip ekonomi vardır:  birincisi çok zengin yeraltı kaynaklarınız vardır, kendinize yetecek ve ihraç edecek kadar yeraltı kaynaklarınız vardır, petrol, doğalgaz ve çeşitli madenler gibi. Örnek Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar, Irak, Venezuela, Rusya. İkincisi üretim konusunda çok ilerlemiş altyapınız ve teknolojiniz vardır. Örnek Japonya, Almanya, Fransa, Çin. Üçüncüsü eğer çok zengin yeraltı kaynaklarınız yoksa, bu çıkardığınız yeraltı kaynakları bırakın ihracatı bize bile yetmiyorsa, sanayiniz çok gelişmiş değilse o zaman kendi ülke içerisindeki yaptığınız demokratikleşmeyle, özgürlükçülükle ilgili çalışmalarla sağlayacağınız güven ortamına dayalı ticari bir ülke durumdasınız. Türkiye böyle bir ülke. Türkiye ancak özgürlük, demokrasi, insan hakları alanında yapacağı çalışmalarla hem dünya siyaseti hem de dünya ekonomisinde ön plana çıkıp yaşamını bu şekilde sürdürmek zorunda olan bir ülke.  Bizim şu anda AB’yi kapattık diyebilmemiz için ekonomimizin çok güçlü olması lazım. Eğer sizin ekonominiz ABD’nin başkanının bir tweeti ile sarsılıyorsa, eğer bir uluslararası görüşmeniz üç saat ertelendiği vakit dolar, Euro alıp başını gidiyorsa sizin ekonominiz sağlam temeller üzerine oturtulmamış demektir. Dolayısıyla çok dikkatli bir dış politika yürütmek zorundasınız. Denge siyaseti yürütmemiz gerekir. Kendi benliğimizden de ödün vermeyerek, dışarıdan, diğer birliklerden alacağımız, faydalanacağımız bir şey varsa bunları kendi içimizde öğüterek, kendi devlet geleneğimiz içerisinde sağlam temeller üzerine oturtarak, devlet geleneklerimize sahip çıkarak bunlardan faydalanabiliriz.’’ dedi.

 

‘’Siyonistlerin tek kriteri vardır, o da sömürmektir’’

Orhan Efe; ‘’Türkiye kendi menfaatleri doğrultusunda dünyadaki bütün birliklerle anlaşmalar yapabilir, birlikte hareket edebilir ama bunda öncelik kendi menfaatleri olması gerekiyor. Biz eskiden dünyayı ABD, Sovyetler Birliği, AB idare ediyor falan derken öğrendik ki ırkçı Siyonizm idare ediyor. ABD’yi de, Rusya’yı da, AB’yi de Siyonistler idare ediyor. Bütün dünya medyası ellerinde, dünya finans kaynakları ellerinde, siyahı beyaz, beyazı da siyah gösterme maharetine sahipler bunların inancı bu. Bu ırkçı Siyonistler Allah’ın özel kulu olarak iman ediyorlar. Bu ırkçı Siyonistlerin dışındaki tüm insanlar inancı ne olursa olsun onlar Siyonistlere hizmet etmekle görevlendirilmiş tabiri caizse hayvan olarak görüyorlar kendileri gibi inanmayan bütün insanları. Bunların inancı bu. Biz asla AB ile bir ve beraber olamayız. Genlerimiz, inancımız, kültürlerimiz farklı. Bunlar insanlıktan zerre kadar nasibini almamış insanlar. Bunlarda merhamet, insanlık yok. Bizim bunlarla hiçbir şekilde dokumuz uyuşmaz. Biz farklı bir medeniyetin mirasçılarıyız. Irkçı Siyonistlerin bir tek kriterleri var: sömürmek. Bunun dışında başka hiçbir kriterleri yok. Sizin dininiz, ırkınız, yönetim biçiminiz onları ilgilendirmiyor. Zerre umurlarında değiller. Tek ilgilendikleri konu; biz bu ülkenin değerlerini sömürebiliyor muyuz, sömüremiyor muyuz, bunun dışında hiçbir kriterleri yok. Maalesef İslam ülkeleri de perişan vaziyette şu anda. Halkları farklı, yöneticileri bir ayrı farklı. Fakat rahmetli Erbakan hoca bu sekiz ülkeyi bir araya getirmeyi başardı. Dediğim gibi bunlar (Siyonistler) sömürüden başka hiçbir şeyi kriter olarak tanımıyorlar. Afrika’da milyonlarca insanı aç susuz bırakan bunlar değiller mi? Irak’ta bir buçuk milyon insanın ölümüne neden olan, Suriye’de, Libya’da, Yemen’de, Bosna’da, Çeçenistan’da, Keşmir’de, dünyanın her bölgesinde insan öldürüyor bunlar. Niçin? Bütün dünyaya egemen olacaklar. İçinde Türkiye’nin de bulunduğu Büyük Orta Doğu projesi şeklinde bir proje de geliştirdiler. Bunların arkasında da Siyonistler var. Bize bunları rahmetli Erbakan hoca öğretti. Allah gani gani rahmet eylesin. Kendisi 11 ay 20 gün de başbakan oldu. Verdiğimiz oy da sonuna kadar helal olsun. Hiç başımızı bizim öne eğdirmedi. Türkiye’nin her kesimlerine refah ve mutluluk sağladığı gibi dünyanın geleceğine yönelik de D-8’i kurdu. Başbakanlığı devam etseydi D-16’lar, D-60’lar şeklinde, ezen ve ezilenin olmadığı, hakkın üstün tutulduğu yeni bir dünya düzenine merhaba diyecektik ama maalesef olmadı. Ak Parti’nin de kuşkusuz çok önemli çalışmaları var, 18 yıldır iktidarda. Elbette çok hayırlı hizmetler yaptılar ancak totale baktığımızda bu AB sevdasından vazgeçmeliler. Geçen gün Hollanda parlamentosu ile Fransa parlamentosu dağlık Karabağ’da Azerbaycan’ı işgalci olarak tanıdılar. Çifte standart, zulüm bunlarda. O yüzden bu Avrupa hayranlığını lütfen bırakalım. Biz çok köklü bir medeniyetin temsilcileriyiz. Siyonistler bu sömürü düzenlerine çomak sokacak olan kim olursa olsun ortadan kaldırıyorlar. Türkiye, Pakistan, Endonezya, Nijerya, Mısır, Malezya, Bangladeş ve İran’da olanları sayın Ensarioğlu çok güzel bir şekilde özetledi. Irkçı Siyonistlerin inancı bu: kendileri özel kul, onların dışındaki tüm insanlar hizmetçi, onlara hizmet etmek için yaratılmış. Bütün medya kontrolü, uluslararası haber ajansları, finans sektörleri bunların ellerinde. Bir ara ‘milli görüş gömleğini çıkardım’ demişti sayın Recep Tayyip Erdoğan ama 18 yılda gerek Türkiye içinde gerek dünyada karşılaştıkları zorluklar karşısında onu ve aziz milletimizi koruyacak olan en iyi şey milli görüş gömleğidir diye düşünüyorum ben. Yanlışlar yapmış olabilir fakat bir an önce o milli görüş gömleğini giyinmeli, D-8 nerede kalmışsa onu devam ettirmeli, bedeli ne olursa olsun da bu millet öder. Nasıl 15 Temmuz’da  sonuna kadar sayın Cumhurbaşkanının yanında olmuşsa bu aziz millet tekrar onun yanında olur. Biz kimseye zulmetmiyoruz, zamanında da etmemişiz. Biz merhamet sahibi insanlarız. Bizim kimseye zulmetmek gibi bir amacımız yok. İnancımız da bunu zaten yasaklıyor. Başka çaremiz yok D-8, D-8, D-8 diyorum.’’ ifadelerini kullandı.

 

‘’Türkiye’nin AB yolu şahsiyetli dış politikadan geçer’’

Mehmet Ener; ‘’AB Hıristiyan birliği olan bir topluluk, biz Müslüman bir topluluğuz. Ruhumuz uyuşmuyor. Bu nedenle uyuşmayan bir topluluğa girmemiz söz konusu değil. AB ile ekonomik noktada oturacağız, pazarlık edeceğiz. İkimiz de kazanacağız. Bizim bazı şeylerde AB’ye girmemiz şart değil. Kazan kazan noktasında AB ile pazarlık etmemiz lazım. Ekonomik menfaatlerimiz neyse, milletimizin menfaatleri neyse ekonomik noktada bunu konuşmamız gerekiyor.  Biz her zaman yakınıyoruz: Müslüman ülkelerin başındakiler bize uygun değil, onlar şunlarla şunlarla işbirliği içindeler, halkı Müslüman ve bizimle işbirliği içinde olmak istiyor. O zaman bizim Müslüman ülkelerin başındakileri de Erbakan hocamızın yaptığı gibi bir araya getirmemiz lazım, D-8, D-16, D-60’ları kurmamız lazım. Dünyada insanlığın selameti için bir şeyler yapmamız lazım. Biz emperyalist değiliz, bunu AB’nin de görmesi lazım ama onlar kendileri emperyalist olduğu için, bizi sömürmek istedikleri için her şeyi yaparlar. Türkiye’nin AB yolu şahsiyetli dış politikadan geçer, şahsiyetli insanlardan geçer, şahsiyetli Türkiye’yi savunanlardan geçer. Biz şahsiyetli dış politika gütmediğimiz sürece AB’nin kapısında da bekleriz, Şangay 5’lisinin kapısında da bekleriz, G-20’lerin içindeymişiz gibi görünürüz ama orada da kendimizi tam manasıyla ifade edemeyiz. Ne yaptıysam Allah rızası için yaptım diyen Erbakan hoca memleketini çok seviyor, Türkiye Cumhuriyeti’ni çok seviyor ve milli bir insan olduğu için de her şeyiyle şahsiyetli dış politika güttü. Erbakan hocam hükümet ortağı olduğu zaman Türkiye’nin dört bir yanına fabrikalar kurmadı mı? Organize sanayi bölgelerinin temeli Erbakan hocama ait değil mi? Bizim içimizdeki hainler, bizim içimizdeki mandacılar, kendisinin şahsiyetinin ne olduğunu bilmeyenler Erbakan hocamın attığı temelleri söküp geldiler. İman varsa imkan da vardır. Öncelikle imanınızın olması lazım. Erbakan hocam 54. Hükümeti kurduğu zaman Orman Bakanına eline alacaksın çantayı dolaşacaksın diyor. Ormanları kesmeyeceksin, ormanların içindeki bozuk şeyleri fabrikada işleyeceksin onları satacaksın diyor. Siz işin nasıl yapılmasını bilirseniz Türkiye’yi medeni seviyeye çıkarırsınız. Avrupa’dan, Amerika’dan, Rusya’dan veya Çin’den korkarsanız bir yere varamazsınız. Erbakan hocam tarihe not düşmüştür. Türkiye’de neler yapılması gerektiğinin yolunu göstermiştir ama onu görecek göz lazım. O gözü görürsek o zaman biz ilerleriz. Milli olmamız lazım ilk önce. O millilik ile Türkiye’yi en ileri noktaya götürürüz. 1973 Kıbrıs Harekatı ile ilgili bize ambargo koydu ABD. Biz ne yaptık? Kıbrıs’la uğraşıyoruz ama biz Pakistan’a silah sattık. Hocanın emriyle makine kimya onlu topları yapıyor, Pakistan’a satıyor, Pakistan-Hindistan savaşı bir bakıma sona eriyor. Erbakan hocam başbakan yardımcısı olduğu hükümetlerde genelde ekonomik kurul başkanıydı. Ekonomi sözde ona emanet edilmişti. Gerçekte emanet edilseydi Türkiye bugün başka yerlerde olurdu. 11 aylık hükümetinde bile denk bütçeyle başlayan serüveni Türkiye’yi belirli yerlere getirdi. Erbakan’ı sözde değil özde anlamak gerekir. Erbakan hocam Avrupa ile her türlü diyalogu kurdu. Kazan kazan noktasında ruhundan, şahsiyetinden taviz vermeden ekonomik noktada, işleri götürme noktasında… Mesele 70’li yıllarda İtalya Türkiye’ye geliyor, diyor ki; biz bütün otoyollarımızı yaptık, sizin otoyollarınızı yapalım. Bu otoyolları yapmak için iki tane ülke var; birisi İran, diğeri Türkiye. Yalnız İran’ın yapısını biliyoruz, Türkiye demokratik bir ülke, burada yapmak istiyoruz. Erbakan hocam tamam diyor. Hatta biz yap-işlet- devret yöntemi ile 15 sene işletelim ondan sonra size devredelim diyorlar. Hocam tamam diyor ama zamanın Başbakanı Süleyman Demirel şu seçim var, bu seçim var diyor işe bir bakıma takoz koyuyor. Erbakan hocam Türkiye’nin menfaatlerini koruyan, Avrupa ile işbirliği yapabilecek, hatta ABD ile de işbirliği yapar ama kendi ruhundan taviz vermeden yapar. Bugün itibariyle bizi AB’ye almayacaklar. Fakat benim akıncı Mehmetlerim AB’nin içinde. Orada işçi olarak gitti dedeleri, şu anda hemen hemen hepsi işveren oldu. Dönercisinden tutun ağır sanayi işlemi yapan Mehmetlerim var orada. Biz o Mehmetlerimize destek olduğumuz zaman AB gelip bizim kapımızda bekleyecek. Bizim siyasilerimiz o Mehmetleri Türkiye’de bir para kapısı olarak görmeyecek, onlara her türlü imkanı sağlayacak, onların pasaportlarını, emekliliklerini ona göre verecek, Türkiye’ye geldikleri zaman ona göre davranacak ki benim Mehmet’im orada rahat çalışsın. Biz AB’ye girmeyeceğiz, giremeyeceğiz, bizi almayacaklar ama bunun yanında  sayın Cumhurbaşkanının diğer kuruluşlarla diyalogları var. Hükümete ilk geldiği zaman yaptığı gibi Türkiye’deki bazı mahvellerin entegrasyonunu uzaklaştırmak için yapılmış işlemlerdi. Hatta Avrupa Anayasasını sayın Gül ile sayın Erdoğan imzalarken bir papazın heykelinin altında imzalamışlardı. Bu bize dokunmuştu ama onların o günkü gayesi o papazın resminin altında imza atmak değil Türkiye’yi demokratik, insan haklarına saygılı bir sisteme getirmekti. Avrupa’ya gittiğiniz zaman, Avrupa’da insanlarla bir ticaret yaptığınız zaman o ticaretin karşılığını görürsünüz. Biz de o güveni yaşamamız lazım.’’ şeklinde konuştu.

banner11
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.