Kız Kulesi Tadında bir kitap "Ve Aşk Alnıma Dokundu"
Mehmet Akif Fırat'ın kitabı "Ve Aşk Alnıma Dokundu"   Cinius yayınlarından çıktı.
2. baskısının yapıldığı Kitap 3.baskıya hazırlanıyor.

Yazar Mehmet Akif Fırat Kitabın hikayesini Turkish Press Gazetesi Türkiye Temsilcisi Serra Erdoğan'a anlattı.

Yazı hayatına ne zaman başladınız?


Aslında bu sorunun cevabı biraz garip gelecek bizden.
Şöyleki hepimiz Yüce Yaratıcı'nın "ikra" emrine muhatabız , yani "oku" .
Ama neyi , neden ve nasıl okumalıyız. Tabiki ilk okumamız gereken hakikat kitabımız Kur'an-ı Kerimdir. Fakat onu okumak içinde temiz bir dil ve anlayabilecek  akla sahip olabilmemiz gerekiyor.


Sizce bu nasıl olmalı?

Bunun olabilmesi için, yani buna bizi hazırlayıcı olabilecek bilgileri elde edebilmek için, öncelikle insan ve kainat kitabını çok iyi okumalıyız.
Ve bu bilgilerinde bizi doyurabilmesi , ikna edebilmesi bunları yazan kalemlere ve kelamlara bağlıdır.
Yazılanların doğruluğu, çetrefilliğinden öte bizi inandırabilmesi ve ikna edebilmesi önemlidir. Sorunuza gelince ben şahsım olarak yazmaya okumayı ve yazmayı ilk öğrendiğim andan itibaren merak sarmış, araştırmayı seven ve doğru bilgilerin peşinden koşan bir kişiliğe sahibim.
Fakat hep birşeylerin eksik olduğunu hissediyor, okurken öğrendiklerimi uygun bir üslupla insanlara aktarmanın, yazmanın merakı içersindeydim.

Buna nazaran hayat zamanı geldiğindenmidir nedir bilemeyiz, belirli bir zamandan sonra , itici bir güçle sizi buna zorluyor. Fakat okuduklarınızdan ziyade yaşadıklarınızı insanlara aktarma ihtiyacı hissediyorsunuz.

Peki bu ne kadar inandırıcı olur? Bunun cevabı yazdıklarınızı okuyanlarda gizli. Bizde yaklaşık olarak dört yıl öncesine kadar bir zaman zarfı içersinde, hayatın imtihan dolu çarkları arasından sekerek yazdıklarımızı, yaşadıklarımızı kağıt ve kaleme sırlama kararı içersine girdik.


Sizi yazmaya sevk eden sebepler nelerdir?

Bizi yazmaya sevk eden nedenlerden birincisi ve en önemlisi çağımızın en büyük hastalığı olan,  Sevgisizlik ,Aşksızlık ve muhabbetsizlik. Ve bu hastalık gitgide ciddileşdikçe, bizler aslımızdan ve kendi içimizden uzaklaşmaya başladık.
Öyle bir konuma geldik ki, kendi ruhumuzla savaşır, kendi özümüzle çarpışır bir hale geldik.

Buna sebep olan en büyük etkenler ise aşkın, sevginin yanlış eller ve yanlış dillerden yanlış bir şekilde aktarılması oldu. Biz bu konuya daha çok tasavvufi bir açıdan bakmaya ve toplumun bunu yaşatmaya yönelik yazılar yazmaya karar verdik.

Malumdur insanımız ve özellikle herşeyimizin teminatı olan gençlerimiz, aşkı ve sevdayı, haramlarla kuşatılmış olan ve herbir sahnesi şehvetten bir perde olan, pembe televizyon dizilerinden ibaret görmeye başladılar.
Bu neticeyle üç beş günlük haram ilişkiler adına AŞK dediler, Sevda dediler. Camilerden çıkıp, soluğu birer haram sığınağı olan barlarda, cafélerde alır oldular.
Oysa ki Bediüzzaman Saidi Nursi Efendinin söylemiş olduğu üzere, "Helal dairesi alabildiğine genişti, harama girmeye ne lüzum vardı." Ayrıca bunu en büyük sebebi Tasavvufa yanlış bir pencereden bakılması ve yanlış anlasılması oldu.

Çünkü toplumumuz ve gençlerimiz Tasavvuftan ne kadar ırak olursa, birilerinin değirmenine o kadar  su akıtılmış olurdu. Biliyorlar ki bu toplumu top tüfekle sindiremeyenler, bu toplumun ahlaki yapısını çökermekti, onları başarılı kılacak olan.

Tasavvuf başlı başına, aşk ve muhabbetdemektir. Örneğin kişi namaz kılıyor fakat kıldığı namazdan hiç zevk almıyor, çünkü Tasavvuf yok, muhabbet ve aşk yok.

Kişi sevdiğinin gözlerine bakarken, onu Yüce Yaratıcı'nın bir emaneti, en kutsal hediyesi olarak değilde, tamamen cinsel isteklerini tatmin edici gözlerle bakıyor, çünkü aşk yok muhabbet yok.
Ve inşeAllah bizler kalemimizi bu yönde doğrulttuk,  hiç olmazsa niyetimiz bu. Allah'ın izniyle bir nebze de  olsa muvaffak olabilmişizdir. 


Yazarlık hayatınızda sizi etkileyen olaylardan bahseder misiniz?
Türkiye'de ki yayıncılık sektörünü nasıl buluyorsunuz?


Yazarlık olayında bizi en çok etkileyen, biz kendi duygularımızı kağıt kaleme sırlarken, hep kendimizin sadece o duygular içersinde olduğumuzu sanıyoruz, meğer aynı acıları, aynı sevinçleri yaşayan ne çok insan varmış da farkedemiyoruz. 
Arada ki tek fark, bizim bunu rahatlıkla kağıda dökebilmemiz.

Ayrıca bizi en çok etkileyen durumlardan biriside, bu alanda hayliyle takdir edilmemiz. Özellikle sosyal medyada bizleri takip edenler, veyahut başbaşa görüştüğümüz insanların, size "Hocam sizleri gerçekten takdir ediyorum" diye yaklaşmaları tarifi imkansız bir muhabbet salıyor gönlünüze. İster istemez kaleminizin gücüne güç katıyor bu tür durumlar. 

Ülkemizdeki Yayıncılık sektörüne gelince, bunu sizde takdir edersinizki pek aydınlık değil. Ne yazık ki hiçbir şekilde yazar sınıfına sahip çıkılmıyor. Buna bir açıklık getirmemiz gerekirse,eğer siz varlık sahibi bir yazarsanız ve aynı zamanda popüler bir kişiliğe sahip iseniz, yayınevi yazdıklarınızın kalitesine bakmadan size çok güzel sahip çıkıyor.

Reklam olsun, fuar ve imza organizasyonları olsun, en baş köşede koltuğunuz hazır oluyor. Peki maddi imkanları kısıtlı bir yazarsanız,  bu durum nasıl oluyor? Bu durum da yazmış olduklarınız tamamen bir fiyaskoyla sonuçlanıyor.
Ve üst grup sayabileceğimiz bir Yayınevi tarafından yazdıklarınızın kabul edilmesi neredeyse imkansız bir hale geliyor.

Açıkçası yazdıklarınız ne kadar muhabbet dolu, kaliteli olursa olsun, tıpkı raflarda tozlu dokunulmayan bir kitap gibi sizlerde kaybolup gidebiliyorsunuz. Yayın sektörü tamamen bir maddi ranta dönüşmüş vaziyette.

Bu sebepden dolayı buradan genç ve yeni yazar arkadaşlarıma demem o ki, asla pes etmeyin, azimli olun ve tevekkül ediniz. Göreceksiniz ki zaman er yada geç, sizin yüreğinizin ve kaleminizin gücünü mahcup etmeyecektir. 


Ne tür eserler okursunuz? 

Okuduğumuz eserler genelde Tasavvufi eserlerdir, fakat bu bir tür sınırlandırma değil tabiki. Araştırmayı seven ve meraklı bir kişiliğe sahibiz daha önce belirttiğimiz gibi.
O yüzden her türlü emeği ve eseri okumaktan yanayız.
Yeterki kişilik yapımızı, edep ve inanç yapımızı zedeleyecek yazılar olmasın. İçinde "Aşk" olursa zaten muhabbetten hertürlü okunur diyelim tabiri caizse. Aşk önemli, çünkü kainat bile aşk üzere yaratılmıştır.

Yüce Yaratıcımız kainatı ve insanı yarattığında yaratmış olduğu esere aşık olmuştur ve o eserinde Zatına aşık olmasını, aşk ile kulluk etmesini istemiştir. Yani kısacası okuduğumuz eser ne olursa olsun, bizlere artı bir değer katması gerekiyor. Katmıyorsa eğer binlerce eser okusak, diplomalarımızın sayısı dahi hiçbir önem arz etmez. 


Sizi etkileyen yazar/ şairler kimlerdir? Bahsedermisiniz?

Aslında yazarlar arasında hiçbir seçim yapma taraftarı değiliz. Biz hepsini kültür ve muhabbet bahçemizde rengarenk birer çiçek olarak görüyoruz. Necip Fazıl Kısakürek' in tam bir hauranıyız, Nazım Hikmet kadar güzel şiir seslendiren insanı bulmak neredeyse imkansız, Sabahattin Ali kalemini örnek aldığımız bir şahsiyettir,Yahya Kemal Bayatlı'nın tarihimize katmış olduğu değer hiçbirşeyle ölçülemez, ilahi ve beşeri muhabbeti Şems-i Tebrizi den öğrendik, Mevlânâ uçsuz bucaksız bir aşk deryası idi.
Bunlara  daha bir çok örnek verebiliriz, fakat ne bu konuşulanlar yeterli kalır övmeye ne de bu değerlerin sayılarını belirleyebiliriz. Görmesekte bilmesekde diye bir durum söz konusu bile değil Velhasıl.
Görebilmek için, bilebilmek için hertürlü okumalıyız vesselâm.        
               
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.