Öne Çıkanlar YENİDEN REFAH PARTİSİ Muhsin Fahrizade DOĞAN BEKİN ALİYEV AB

Turkish Press Röportaj: Hacer Gülşen
Serra Erdoğan: Merhaba, ilk olarak kendiniz hakkında bizi biraz bilgilendirir misiniz?
Hacer Gülşen:
Merhaba. Ben İstanbul doğumluyum. Fatih semtinde dünyaya geldim. İlk ve Ortaokul eğitimimden sonra Yüksek Lisansımı Marmara Üniversitesi’nde, Doktoramı İstanbul Üniversitesi’nde tamamladım. 2002 yılından beri İstanbul Kültür Üniversitesi’nde Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktayım. En büyük tutkularımdan biri yazı yazmak. 



Sizce yazarlık nedir ?
Dervişe sormuşlar ‘dünya denen bu yerde ne arıyorsun’ diye. O  da ‘kendimi arıyorum’ demiş. Yazarın tıpkı bir derviş gibi kendini araması ve bulması çabasıdır yazarlık. Kaldı ki en büyük ilim, insanın kendini tanıması ilmidir. Tıpkı Yunus Emre’nin dediği gibi
“ ilim ilim bilmektir.
İlim kendin bilmektir.”
Bizim edebiyata verdiğimiz anlama da dikkat etmek gerekiyor. Edep kökünden gelen edebiyat, batıdaki literatür, yazma sanatından daha büyük bir misyon yüklenmiş görünüyor. Yazar olmak bütün bu ince nüansları taşıyabilmeyi gerektirir. Yazar olmak kimsenin fark edemediği, baktığı ama göremediği şeyleri görebilmek demektir.


 
Hayatınızda en fazla iz bırakan olay veya durum nedir?
Her doğan günün bize getirdikleri var. Bazen bir hediye paketini açar gibi yeni bir güne başlıyorsunuz. İçindekiler bazen üzüntü veren, bazen de mutluluk veren hediyeler. Ama biliyorsunuz ki hayat onları size göndermiş. Olgunlukla bütün hediyeleri alıyorsunuz. Sanırım beni en çok etkileyen ve beni en erken olgunlaştıran olay, üniversite sınavına gireceğim günden bir gün önce babamı kaybetmemdi. Hayatın bütün getirdiklerine ve götürdüklerine karşı güçlü durmayı sanırım o yaşımda öğrendim.

Kitabınızı nasıl yazmaya karar verdiniz ?  Kitabınızın içeriğinden biraz bahseder misiniz ?
Kitabım bilimsel bir çalışma. Bu çalışmayı yaparken amacım bizim ilk münevverlerimiz olan edebiyatçılarımızın pozitivizmi sadece nazariyatta değil pratikte de uyguladıklarını göstermekti. En dikkatimi çeken şey Hippolyte Taine ile Şahabettin Süleyman’ın birbirine çok benzeyen fotoğrafları olmuştu. Kitabımın kapağında da bu fotoğraf yer almakta.


 
Hayal gücünüz çok geniş ve renkli olmalı. Bununla ilgili neler söyleyebilirsiniz?
Bir edebiyatçı muhayyileye (hayal gücü) her zaman ihtiyaç duyar. Gözlem, hayal gücü ve çalışma gibi unsurlar birbirlerini tamamlar. Çalışma bilimsel olunca daha çok belge niteliğindeki kaynaklara ihtiyaç duyuyorsunuz. Ancak roman, hikâye ve şiir türündeki çalışmalarda hayal gücü daha çok önem kazanıyor. Bu türdeki eserlerde yaşanmışlık hissini vermek için buna ihtiyaç var.

Yazarken olmazsa olmazlarınız var mı? ( örn. çay-kahve içmek gibi )
Yazarken hayatın içinde olmayı, ânı  hissetmeyi seviyorum. Hayatın tüm çizgilerini görebilmek için gözlem yapabileceğim yerlerde olmayı seviyorum. İstanbul’u, Türk mûsikisini ve Türk kahvesini çok seviyorum. Eminim Balzac Türk kahvesini içseydi vazgeçilmezi olurdu.


 
Bir yazar için zaman ne demektir?
Hocalarımızın daha ilk derslerde bize söylediği sözlerden biri de bir edebiyatçının günün 24 saati edebiyatçı olmak zorunda olduğuydu. Zamanı doğru değerlendirmek önemli. Shakespeare’in  güzel bir sözü var: ‘ Ben zamanı harcıyordum şimdi zaman beni harcıyor’ diye. Tanpınar için yekpâre bir bütünlük olan zaman, dün ve bugün ve yaşanılan anla gerçekten de bir bütünlük arz ediyor. Önemli olan bu bütünlüğü bir yazar olarak kucaklayabilmek.
 
Günlük hayat kaleminizi nasıl etkiliyor ?
Bilimsel çalışmalarda dün ve bugünü karşılaştırma çalışmayı güncellemeyi sağlıyor.  Roman, hikâye ve şiir türünde gözlem yapmak önem taşıyor. İnsan ilişkilerinin ne durumda olduğunu görmek oradan yeni malzemeler çıkarmak mümkün. Bazen bir sokak köpeği, sevimli bir kedi, bir kuş bazen yere düşen solgun bir gül de ilham kaynağı olabiliyor.

Ufukta yeni bir kitap var mı?
Ufukta bir bilimsel kitapla bir şiir kitabı var.

Bir yazar olarak okuyucularınıza  mesajlarınız nelerdir?
Okurlarımız hayatın içindeki tüm renkleri, güzellikleri ve çirkinlikleri birlikte görebilecek gözlerle hayata baksınlar istiyorum. Çünkü ancak alıcılarımızı dış dünyaya açtığımızda hayatın ta kendisi olan edebiyatın büyük kapısından içeri girebiliriz. O kapıdan içeriye girmeyi başarabilirsek güzelliklerle ve sevgiyle dolu bir kapıdan da içeri girmiş olacağız. Okurlarımıza çok okumalarını tavsiye ediyorum. Dilimizi doğru konuşmaya ve yazmaya özen göstermelerini istiyorum. Önce kendimizi, kültürel değerlerimizi tanırsak millilikten evrenselliğe ulaşabiliriz. Bu yalnız ve güzel ülkemizi, milletimizi çok sevelim. Onun için daha çok çalışıp güzel eserler üretelim. Tarihimizi unutmayalım, çocuklarımıza unutturmayalım istiyorum. Her şeyin bir insanı sevmekle başladığını bunun bütün canlıları kapsaması gerektiğini unutmayalım. Okurlarımıza yeni çalışmalarda buluşmak üzere küçük bir şiirimle veda etmek istiyorum. Bu şiirim çok sevdiğim İstanbul’a ve saklı cennetim çocukluğuma ithafen yazılmıştır. Sevgilerimle.
 
Bu Şehirde
Bu şehirde mâzi ergûvan renginde
Sokakların İstanbul’um çocukluğumu saklar.
Pamuk şekerci, simitçi az ötemde
Ama beni haylaz martılar paklar,
Ben çocuk, onlara deli, divâne.
En tatlı rüyaları sende gördük İstanbul.
En güzel günlerimiz sende geçti.
Yorgun dilimde şimdi yalnız senin adın var.”
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.