banner6
Tarihte Türkler diğer mazlum milletlerin esaretten kurtulmalarında nasıl büyük bir ümit kaynağı olmuş ise, bu gün de onun torunları olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları aynı şekilde bir ümit kaynağıdır. Çünkü bu millet, tarih boyunca zalime karşı hep mazlumun yanında yer almış, onların yardımına koşmuştur. Onların hamisi olmuş ve onların dertleriyle meşgul olmuştur. Onları kaderleriyle baş başa bırakmamış ve elinden gelen desteği sağlama noktasında hiç tereddüt göstermemiştir.
 
Fırat Kalkanı harekâtında bölge halkının Türk askerine karşı gösterdiği tutum ve davranış Batılı devletlerin dikkatinden kaçmadı. Hep korktukları bir kere daha başlarına geldi ve Türklerin neden kendileri için büyük bir tehdit olduğunu bir kere daha gördüler.
 
Türk halkı, tarih boyunca birçok imparatorluklar ve güçlü devletler kurmuş, en güçlü olduğu çağlarda bile diğer milletleri aşağı gören veya sömüren bir bakış açısı olmamıştır. Hoşgörü, tarihte de günümüzde de Türk milletinin ayrılmaz bir özelliği olmuştur.
 
Adalet ve hoşgörü prensipleri üzerine kurulu Türk devlet anlayışı, özgürlüğün, barışın ve huzurun güvencesi olmuştur. Tarih sahnesinde Türkler hemen her dönemde, adaletli ve merhametli yönetimleriyle örnek teşkil etmişlerdir. Türk Milleti, tarihin hiç bir döneminde zalime destek vermemiş ve her zaman ezilenin, mazlumun yanında yer almıştır.
 
İslam’dan önce de İslam’dan sonra da Anadolu’ya gelmeden önce de Anadolu’ya geldikten sonra da Anadolu’da da Anadolu dışında da Türk milletinin “hoşgörü”süne ait pek çok örnek vardır. Bu örneklerin en önemli şahitlerinden biri Türklerin yönetimi altında bulunan ve “dinî azınlıklar” olarak nitelendirilen Süryani, Ermeni, Rum ve Yahudi kaynaklardır. Bu kaynaklar; Türklerin yönetimleri altında bulunan başka ırk ve din mensuplarına hoşgörü gösterdiğinde, iyi davrandığında, “din ve vicdan hürriyeti” tanıdığında ve adaletle muamele ettiğinde ittifak halindedirler.
 
Orhun Yazıtları’na göre Türkler, devleti evrenin yaratılış düzenine uygun bir tarzda şekillendirmiştir. Yazıtlarda, “Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş.” ifadesi yer almaktadır. Buna göre gökyüzü ve yeryüzü yani bütün dünya Türk devletinin mekânını oluşturmaktadır. Türk kağanları ise “cihanşümul” yani bütün dünyanın hükümdarı konumundadır.
 
Yazıtlara göre dünya hâkimiyeti, Tanrı tarafından Türk kağanlarına bir görev olarak verilmiştir. Bilge Kağan, yazıtında âdeta dünya hâkimiyetini gerçekleştirmiş bir hükümdar gibi şöyle konuşmaktadır: “Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar onun içindeki millet hep bana tâbidir. Bunca milleti hep düzene soktum.”
 
Yazıtlarda ilk Türk devletlerindeki egemenlik anlayışının ilahi kaynaklı olduğu görülmektedir. “Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağan’ı, bu zamanda oturdum.” ve “Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye babam kağanı, annem hatunu yükseltmiş olan Tanrı, il veren Tanrı” ifadeleri bu duruma örnek olarak gösterilebilir.
 
Türklerin uzun tarihleri boyunca âleme nizam vermeye yönelik hareketleri, uzak diyarlara yaptıkları göçler kuru bir cihangirlik davası veya yeni yerler fethetme hareketi değil kendilerine verilen ilâhî vazifenin bir gereğidir.
 
Kaşgarlı Mahmud Divanu Lugat'it-Türk adlı eserinin girişinde şöyle der:
 
“And içerek söylüyorum, ben, Buhara'nın -sözüne güvenilir- imamlarından birinden ve başkaca Nişaburlu bir imamdan işittim, ikisi de senedleriyle bildiriyorlar ki Yalvacımız [Peygamberimiz] Kıyamet belgelerini, âhir zaman karışıklıklarını ve Oğuz Türklerinin çıkacaklarını söylediği sırada "Türklerin dilini öğrenin; çünkü onlar için uzun sürecek egemenlik vardır" buyurmuştur.” (Kaşgarlı, 1939: I/3)
 
Türkler egemenlikleri altına aldıkları milletlere olağanüstü parlak dönemler yaşatmışlardır. Tarih bunun sayısız örnekleri ile doludur. Tabgaçlar döneminde Çin, Göktürkler döneminde Orta Asya, İtil Bulgarları ve Altınordu Devleti'nde Karadeniz'in kuzeyi, Büyük Selçuklular ve Safeviler döneminde İran parlak bir yaşam sürmüşlerdir. Memlukler zamanında Mısır, Anadolu  Selçukluları devrinde Anadolu, Delhi Türk Sultanlığı ve Babürlüler devrinde Hindistan coğrafyası, Osmanlılar döneminde de Balkanlar çok güzel ve huzurlu bir hayat yaşamış ve gelişme olanağı bulmuşlardır.
 
Türk yöneticilerinde de devamlılık bilinci vardır. Türk hanlığı değişir, yerine bir devlet kurulur, bu devletin başındaki hanedan da kendisini daha evvelkilerin devamı olarak görür. Gök-Türkler de kendilerini Hunların devamı olarak görmüşlerdir. Uygurlar da Gök-Türkler gibi Hunları ataları olarak kabul ederlerdi. Uygur hükümdarları Büyük Hun Hükümdarı Mete’yi örnek alır, onun seviyesine ulaşmak için çaba sarf ederlerdi.
 
Bu devamlılık bilinci Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulurken Türklerin kurmuş olduğu İslam devletleri görmezden gelinerek sığ bir bakış açısı ile direkt Orta Asya Türklüğüne bağlanmak istenmiş ama bu anlayış karşılık bulamamıştır.
 
Türkler 100 yıllık uykudan uyanacağı ve kendi yaratılış görevine geri döneceği bir dönemece girmiş bulunmaktadır. Kader planı bize bunun pek de uzak bir gelecek olmadığını göstermektedir. Türkiye'nin kanında geçmiş tarihi mirasının genetik kodları akmaya devam etmektedir. Türkler tarihteki uzun asırları aşan görev ve sorumluluklarına geri dönmektedir.

Tarihe baktığımızda bazı olayların “önlenemez” ve “engellenemez” olduğu açıkça görülecektir.
Selçuklu ve Osmanlının kuruluş aşamaları incelendiğinde "Bugün böyleyse yarın ne olabilir" sorgusu zihinlerde nasıl bir çağrışım yapmaktadır? Kayı obasının cihanşümül bir evrensel imparatorluğa dönüşmesini hiç kimse beklemiyordu ancak kader planı işlemeye devam ediyordu. Galip olan Allah’ın arzusuydu ve bunu hiçbir güç önleyemez ve engelleyemezdi nitekim de öyle oldu.

Ancak bugün Osmanlı’yı yeniden diriltmek arzusunda olanlar şu konuyu gözden kaçırmamalıdır:  Bu zamanda yükselen ruh Söğüt ve Domaniç şartlarında kurulan devlet değildir. Evet, Osmanlı ruhu var ama bugün artık isim ve sıfatlar farklıdır. Ruh zâtı işaret eder.

Tarih tekerrürden ibaret denmiştir. Ama Allah’ın programı olarak tarihe baktığımızda Allah’ın hiçbir zaman tecellisini tekrar etmediği ortadadır. Zât aynı olmakla beraber Allah’ın isim ve sıfatları farklı olduğundan aynı olaylar tekrar tekrar gerçekleşmez. Allah’ın yaratma zevkine nazar edildiğinde her yaratılan varlık birbirinden farklı yaratılmışken tarihi olayların tekerrür etmesi ilâhî arzuya uymamaktadır. O halde tarihe takılı kalmak yerine tarihten ders çıkararak Allah’ın gelecek ile ilgili tasavvurlarının ne olabileceği ile ilgili düşünceler üretilebilirse daha faydalı bir uğraş olacağı muhakkaktır.
banner4
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.