ÜMMÜ ŞERİK(R.ANHA)

   Hamd Alemlerin Rabbi olan Allah ( subhanehu ve Teala)’ya,Salat ve selam ise O'nun kulu ve Rasulu olan Hz.Muhammed (s.a.v.)’e, ashabına, salihlere ve tüm müminlerin üzerine olsun..

_Siz değerli kardeşlerime bugün islamın ilk öğretmeni olan Ümmü Şerik(r.anha) ‘nın tebliğci ruhundan ve tevekküle olan inancından bahsedeceğim inşaAllah..

  Ümmü Şerîk (r.anha) Allah’a ve Resûlüne iman etmenin ve teslimiyetinin mükâfâtını hayatında iken gören bahtiyar bir hanım sahâbîydi. Mekke müşriklerinin işkencelerine rağmen imanından taviz vermeyen, açlığa ve susuzluğa katlanan  kahraman bir hanım...

O, Kureyş’e mensuptur. Mekke’de müslüman oldu. Asıl adı “Guzeyye binti Câbir İbn Hakîm” ’dir. “Ümmü Şerîk” künyesiyle meşhur olmuştur. Bu künye ile anılan birkaç hanım sahâbî olduğu rivayet edilmektedir.

Ümmü Şerîk (r.anhâ) imanının tadını alan, heyecanını duyan ve İslâm’ı yaymak için canla başla uğraşan bahtiyar bir hanımdı. Kureyş kadınlarının evlerine sık sık ziyaretler yapar ve onları İslâm’a dâvet ederdi. İslâm’ı hanımlar arasında anlatmayı kendine vazife bilmişti.

Bu hizmeti gizli gizli yürütürdü. İnsanların şirk bataklığından kurtulup hak yola gelmesinden büyük zevk duyardı. Bu sebepten bu vazifeyi büyük bir aşk ve heyecanla yapardı.

O, zira bir insanın karanlıktan çıkıp, cehaletten kurtularak hidayete kavuşmasını, putları bırakıp Allah’a yönelmesi ve Kur’an’la buluşmasını, dünya ve içindekilerin kendisine verilmesinden daha hayırlı görürdü.

Ümmü Şerîk (r.anhâ) İslâm’ın güzelliklerini Kureyş’li hanımlar arasında yayabilmek için çok mücadele ediyor ve müşriklere yakalanmamak için de elinden gelen gayreti gösteriyordu.

Fakat ne çare ki, azgın müşrikler onu takip ediyorlardı. İslam düşmanları onun faaliyetlerinden haberdar olmuşlardı ve vazgeçirmek için önce tehdit ettiler sonra da hapse kapattılar.

Hapis tutulduğu süre içinde de dininden vazgeçmesi için baskı yapıp durdular. Ama o vazgeçmiyordu.

Sonunda birçok garip müslümana yaptıkları gibi ona da işkenceler yaptılar. Çöle götürüp kızgın güneşin altında aç ve susuz bırakarak üç gün boyunca eziyet ettiler. Ancak Ümmü Şerik radıyallahu anhâ dininden dönmüyordu.

Ve gün geçtikçe de İslâmiyet hızla yayılıyordu. Mekke dışından da İslâm’a koşanlar çoğalmaya başlamıştı. Müşrikler yeni müslüman olan kimsesiz ve gariplere işkence etme kararı aldılar. İslâm adına yapılan faaliyetlerin önünü almak için ezâ ve cefâlarını artırdılar.

Kureyş’li müşriklerin işkencelerine dayanamayan müslümanlar Mekke’yi terk etmek zorunda kaldılar. İnançlarını yaşayabilecekleri yeni yurtlar aradılar.

İki Cihan Güneşi Efendimiz önce Habeşistan’a hicret etmelerini işaret buyurdu. Daha sonra Medine’ye hicret izni verildi. Bir müddet sonra da Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz ile Hz. Ebû Bekir Sıddîk radıyallahu anh birlikte Medine’ye hicret ettiler.

Ümmü Şerîk (r.anhâ) da artık Mekke müşriklerinden kurtulmak istiyordu. Medine’ye giden kimse bulamayınca bir Yahudi ailesine katıldı. Yolculuk esnasında imanda sabır ve sebat etmenin mükâfatı olarak da Allahü Teâlâ’nın özel ikramına mazhar oldu.

   Ümmü Şerîk’in yanındaki suyu bitmişti. Bunu fırsat bilen Yahudi ona dininden dönmedikçe su vermeyeceğini söyledi. Hanımına da; ona su vermemek üzere sıkı sıkıya tenbih etti.

 .Ümmü Şerik (ranha) Yahudiye;  Siz Yahudiler ne zamandan beri son Peygamberin zuhurunu bekleyip durmuyor musunuz? Ona ilk iman eden siz olmalıydınız. Nasıl oluyor da böyle düşmanlık ediyorsunuz? Dedi. Yahudi içindeki husumeti dışına vurdu:

- Senin aklın ermez Biz ehl-i kitap bir kavimiz. Son Peygamberin de bizden zuhur edeceğini ümit ediyorduk. Ona tabi olarak dünyaya hükmedeceğimize inanıyorduk. Bizim kavmimizden olmayan bir Peygambere tabi olmaya yanaşmamız mümkün değil. Eğer Muhammed beklenen son Peygamber ise kıyamete kadar hükmü baki olacak dini getirmiş demektir.

 Sa  Bu da artık üstünlüğün bizlerden gittiğini gösterir. İşte bizim de bunu kabul etmemiz mümkün değil. Şimdi sen ya bu dininden dönersin ya da sana bir damla bile su vermem, susuzluktan helak olup gidersin!
 (Buradan anlaşılıyor ki Yahudi’ler  aşırı derecede kavmiyetçi bir zihniyete sahip oldukları için kendi kavimlerinden olmayanlara yüzyıllardır  baskı ve işkence yapıyorlar. Ve kendi kavimlerinden olmayan bir peygamberi ve onun ümmetini kabul etmiyorlar.)

Hava çok sıcaktı. Güneş adeta kavuruyordu. Yolculuk bir hayli zor geçiyordu. Ümmü Şerîk (r.anhâ) iyice halsiz düştü. Hararetten, susuzluktan gücü kuvveti kesilmişti. Yürümekte ve konuşmakta zorlanıyordu. Onun bu hali Yahudi’yi ümitlendirmişti.
Tam fırsatı yakaladığını hatta onun dininden dönmekten başka çaresi kalmadığını tahmin etmişti.

Ümmü Şerik radıyallahu anhâ, Yahudi’nin kavmiyetçilik hastalığı sebebinden dolayı, hidayete sırtını döndüğünü görmüştü. Bu ıssız çölde sığınacak kimse olmadığına göre artık Rabbine sığınmaktan başka çare bulamıyordu. Susuzluktan ölmeyi göze almıştı, yeter ki iman üzere ölsün.

Dünya nimetleri için dininden vazgeçmeyi asla düşünmüyordu. Geçici hayatı ebedî hayata asla tercih etmeyecekti. Yüce Rabbine olan imanı tamdı. O’nun her şeye gücü yeteceğine ve kendine yardım edeceğine inancı sonsuzdu. Nitekim çarelerin tükenmiş gibi gözüktüğü bir gece yarısı Allahü Teâlâ’nın yardımı yetişti. Rabbi’sinin özel ikramına nâil oldu.
O herkesin uyuduğu bir sırada göğsünün üzerine bir miktar suyun konduğunu hissetti. Sunulan bu suyu kana kana içti. Üstüne başına dökerek serinledi. Biraz sonra yol arkadaşlarını uyandırmak için seslendi. Onun sesinin gür çıkmasından su bulup içtiği anlaşılmaktaydı. Suyu hanımının verdiğini zanneden yahûdî, hanımına çıkıştı. Kızdı, bağırdı ve: “Suyu sen mi verdin?” dedi. Ümmü Şerîk (r.anhâ) bunun kendisine Allahü Teâlâ’nın bir ikramı olduğunu, hanımının su vermediğini söyledi. Yahûdî su tulumlarına koştu. Onların da ağızlarının bağlı ve çözülmemiş olduğunu görünce hayretler içerisinde kaldı. Nasıl olurdu? Bu büyük bir işti. İnsan üstü bir hadise idi. Böyle bir mucize olabileceğini nereden bilecekti. Ümmü Şerîk’in samîmiyeti ve saf imanı ona çok tesir etmişti. Onun sözleri gönlünde bir sıcaklık oluşmasını sağladı. Kalbi İslâm’ın nurûna açılıverdi ve senin Rabbine inandım dedi. Ailecek İslâmiyetin kendi dinlerinden daha hayırlı olduğunu söyleyerek hep birlikte kelime-i şehadet getirip müslüman oldular.
Ümmü Şerîk (r.anhâ) imanda sebat etmenin mükâfatını peşin gördü. Hem inancından taviz vermedi. Hem de bir ailenin İslâm’a girmesine vesile oldu.
  Ümmü Şerîk (r.anhâ) hicret yurdu Medine’ye kavuşur.Burada  zaman zaman İki Cihan Güneşi Efendimize imkânları nisbetinde ikram etmeyi çok severdi. Kendisi yemez, biriktirdiği yiyecekleri Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimize yedirmeyi tercih ederdi. Bir defasında bir miktar yağ biriktirmişti. Onu hizmetçisi ile gönderdi. Onun bu candan ikramı Efendimizin hoşuna gitti. Yağı boşaltıp tulumu verirken hizmetçiye tulumun ağzını bağlamadan bir yere asmasını tenbih etti. Ağzı açık bir yere asılan tulumun tekrar yağla dolduğu görüldü. Ümmü Şerîk bu hali Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimize arzetti. Efendimiz bunun Rabbimizin bir bereketi, ikramı olduğunu hatırlattı. Yağ tulumunun ağzını bağlamamalarını tekrar tenbihledi. Sevinçle oradan ayrılan Ümmü Şerîk (r.anhâ) bu ikramın Rasûlullah (s.a.)’e olan muhabbetinin peşin mükâfatı olarak gördü.
Ümmü Şerîk (r.anhâ)’nın Medine-i Münevvere’de Resûl-i Ekrem (s.a) ile evlenmeyi arzu ettiği, hatta ona nikahlandığı, fakat evlenmenin gerçekleşmediği söylenmektedir. Rivayet ettiği birkaç hadis-i şerif Kütüb-i Sitte’de yer almaktadır. Bir tanesi şöyledir:
“Birgün Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz Ümmü Şerîk’inde bulunduğu bir mecliste deccâl’den söz etti ve: “İnsanlar deccâlden kaçıp dağlara sığınırlar” buyurdu. O yiğit islâm mücâhidlerinin deccâl karşısında tutunamayıp kaçmaları Ümmü Şerîk’i hem üzmüş hem de meraklandırmıştı. Dayanamayıp Efendimize: “Ya Rasûlallah! O gün Araplar nerede olacak?” diye sordu. Efendimiz de: “Onlar o gün pek azdır.” buyurdu. Deccâl’in karşısında duramayacaklarını, onun şerrinden ve fitnesinden kaçıp kurtulmaya çalışacaklarını ifade buyurdu. (Riyazussâlihîn Terc. ve Şerh. c.7. s,460)
Ümmü Şerîk (r.anhâ)’nın ne zaman vefat ettiği bilinmemektedir. Allah Teâlâ ondan razı olsun. Bizleri şefaatlerine nâil eylesin.
İşte örnek nesil!.. Ne iman!.. Ne sabır!.. Ne sebat!.. Ve ne seâdet ki, dünya ve ahiret mutluluğunu elde etmek... Hem kendini hem arkadaşını ateşten kurtarmak!.. Ne güzel böyle örnek olabilmek!.. Allahım bizlere de güzel örnekler olabilmeyi ve özel ikramlarına erebilmeyi nasîb et!..
Burada üzerinde durmamız gereken tebliğ ve tevekkül kavramlarıdır.
Ümmü Şerike (r.anha) hem dininde sebat etmiş hem de kendisini Yahudi olmaya zorlayan birinin Müslüman olmasına vesile olmuştur. Ayrıca Allah’ın (c.c) İhsanını kazanmıştı. Bu Hanım sahabi tevekkülü o kadar güzel almıştı ki en sıkıntılı anında dahi isyan edip dininden dönmek yerine sabretti ve Rabbine tam bir teslimiyetle tevekkül etti ve her şeyi gören ve işiten Allah’ı (c.c) bu Mümin kulunu en zor anında yalnız bırakmadı. Peki, tevekkül neydi ki bunu hakkıyla yerine getirdiğinde dünyadayken bile mükâfatını alabiliyordu insan.
Tevekkül: Acizlik göstermek, Allah’a güvenmek ve onun hükmünün meydana geleceğine kesin olarak inanmak fakat bunun yanısıra alınması gereken tedbirleri almak anlamında kullanılan bir terimdir. Tariften de anlaşılacağı gibi tevekkül Müslümanın yapacağı işlerde tüm zahiri sebeplere sarılması, alınması gereken tedbirlerin alınması çalışıp çabalaması ama gönlünü bunlara bağlamayıp sadece Allah’a dayanmasıdır. Tevekkül hiçbir zaman çalışmaya ve sebebe sarılmayı terk edip Allah’ın dediği olur diyerek kenara çekilmek değildir. Hz Peygamber devesini salıvererek Allah’a tevekkül ettiğini söyleyen bir bedeviye “ onu Bağla da öyle tevekkül et” buyurdu. (Tirmizi)
(Burada ince bir çizgi var. İslam düşmanları önlemini almazsan takdiri Allah’a bıraksan da fayda etmez bir gibi sonuç çıkartmaya çalışıyor ortaya. Kalplere nifak tohumları ekmeye çalışıyorlar. Bu ince nüansta anlatılmak istenen aslında şudur;
_Her işimi Allaha teslim ettim ona güvendim sonuna kadar fakat nasıl olsa işimi Yüce Yaratana emanet ettim diye ipleri gevşetmeye gerek yok. Cüzzi bir iradeye sahip olduğumuz için iyiliğin ya da kötülüğün nereden geleceğini bilemeyiz.Bunun için mücadeleden vazgeçmemek gerekir..)
Evet öyle ise İslam alınması gereken önlemleri almakla beraber insanlara ve aracılara değil sadece Allah’a dayanma anlamında bir tevekkül emreder. Bir ayette ise Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
“Müslümanlar sadece Allah’a dayanıp güvensinler.”(Al-i imran 122)
Hz. Peygamber (s.a.v) Şöyle buyurmuştur:  Eğer Sizler gereği gibi Allah (c.c)’ya tevekkül etseniz muhakkak kuşların rızkını verdiği gibi sizin rızkınızı da verir kuş sabahleyin aç çıkar akşam Tok olarak yuvasına döner.” (Tirmizi, Hakim)
  Şimdi insan sormadan yapamıyor biz Ümmü Şerik’in durumunda olsaydık nasıl davranırdık. Aç susuz bitkin ve dininden dönmeye zorlanıyorsun, yol boyunca horlanıyor ve dışlanıyorsun… Acaba bizim tavrımız böyle bir durum karşısında nasıl olurdu. Bir kuşun dahi rızkını veren Rabbimizin  o an bize de rızık vereceğini vermese dahi sabretmemiz ve zalime boyun eğmememiz gerektiğini düşünür müydük? Yoksa dünyalık bir bardak suyu ahiretimize tercih mi ederdik? Ümmü Şerik Allah’tan korkup ahirete de yakinen iman ettiği için tereddüt dahi etmeden ve imanından taviz vermeden bitkinde düşse sabretmiş ve tevekkül etmişti. Aslında tevekkül Müslümanların kadere olan imanlarının bir sonucudur.
(Ümmü Şerik kendilerine verilen ruhsata rağmen ölmeyi göze almıştır.
(“Kalbi iman ile dopdolu olduğu halde zora gelen müstesnâ, inandıktan sonra inkâr edip gönlünü küfre açanlara Allah katından bir gazap vardır.) Âl-i İmrân Sûresi 28.ayet.)Allah (c.c) bu ayette mevcut tehlike karşısında imanla dolu bir kalbe sahip olduğu halde dilde inkar edenleri gazaba uğrayanlardan ayırıyor.
   Tevekkül eden kimse Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmuş Kaderine razı  kimsedir fakat nasıl kadere inanmak tembel tembel oturmayı her şeyden el etek çekmeyi gerektirmiyorsa tevekkülde tembellik ve miskinlik gerektirmez.Gerçek mütevekkil mücadele etmeden kazanamayacağına ekmeden biçilemeyeceğini amelsiz cennete girilemeyeceğini ihlasla ibadet ve itaatte bulunmadan Allah’ın rızasına kavuşamayacağını bilir. (Şamil İslam Ansiklopedisi)
  Allah azze ve celle kadın olsun erkek olsun, bütün sahabelerden razı olsun.Hepsinin hayatından mutlaka kendimize de bir pay çıkartıp onları örnek edinmeli ve onlar gibi yaşamak için mücadele etmeliyiz. Ümmü Şerik’in başından geçen bir olay aslında onun Allah’a olan bağlılığını sabrını  imanının kuvvetini ve hiçbir şeyin Allah’ın dininden daha önemli olmadığını göstermektedir. Neden Allah’a ve ahiret gününe inandığını söyleyen bizlerde tevekkül sahibi bir kul olmayalım ki?
“Kim Allah’a tevekkül ederse Allah ona kafidir.” (Talak 3
 “Çünkü Allah kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Al-i imran 159)
 Gelelim tebliğ kavramına;
  PEKİ TEBLİĞ NEDİR VE HERKESE FARZ MIDIR?
Allâh Teâlâ, âyet-i kerîmelerde teblîği bütün mü’minlere bir vazîfe olarak emretmektedir:
 (Teblîğ, İslâm dînini ve onun esaslarını anlatarak, insanların bu emirler istikâmetinde yaşamalarını sağlamaya çalışmaktır. En meşhur tâbiriyle teblîğ “emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i ani’l-münker: İyi ve güzel olanı emretmek, kötü ve çirkin olan şeyden menetmek” diye bilinmektedir.)
Ey iman edenler! Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.(Muhammed,7)( ne kadar güzel öyle değimli? Bizim yardımımıza ihtiyacı yok..Ama bizden yardım istiyor)
 “Sizden hayra dâvet eden, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun! İşte onlar gerçekten felâha erenlerdir.” (Âl-i İmrân, 104)
 “Siz, insanlığın (iyiliği) için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız.” (Âl-i İmrân, 110)
Abdullah bin Amr Hazretlerinden rivâyet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem şöyle buyurmuştur:
“Benden bir âyet bile olsa insanlara ulaştırınız!..” (Buhârî, Enbiyâ, 50; Tirmizî, İlim, 13/2669; Dârimî, Mukaddime, 46; Ahmed, II, 159, 202, 214)
 Ebû Saîd el-Hudrî (r.a), “Resûlullah Efendimiz’i şöyle buyururken işittim” demiştir:
“Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse, kalbiyle muhâlefet etsin ki bu, imanın en zayıf hâlidir.” (Müslim, Îmân, 78. Ayrıca bkz. Tirmizî, Fiten, 11; Nesâî, Îmân, 17)
Nu’mân bin Beşîr’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem şöyle buyurmuştur:
“Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak orada duranlarla bu sınırları aşıp ihlâl edenler, bir gemiye binmek üzere kur’a çeken topluluğa benzerler. Onlardan bir kısmına geminin üst katı, bir kısmına da alt katı düşmüştü. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar:
«–Hissemize düşen yerden bir delik açsak, üst katta oturanlara eziyet vermeyiz» dediler.
Şayet üstte oturanlar, bu isteklerini yerine getirmek için alttakileri serbest bırakırlarsa, hepsi birlikte batar helâk olurlar. Eğer ellerinden tutarak bunu önlerlerse, hem kendileri kurtulur, hem de diğerleri kurtulmuş olur.” (Buhârî, Şirket, 6; Şehâdât, 30. Ayrıca bkz. Tirmizî, Fiten, 12)
Buradan  ne  anladık ?.
Yani şunu söylemek istiyorum; Her koyun kendi bacağından asılır diye bir tabir var hepiniz duymuşsunuzdur.Bu tamamen Siyonizm’ in oyunu olan bir cümledir.Hepimiz etrafımızdan sorumluyuz kardeşlerim.Tebliğ hepimize birer vazife olarak emredilmiştir.Bu da demek oluyor ki sadece kendimizden sorumlu değiliz..İnsanlarla iletişim içinde olacağız arkadaşlar . İletişim kurdukça, insanlarla konuştukça, onları anladıkça, onlara ihtiyaç duyduklarını verip onlardan ihtiyaç duyduklarımızı aldıkça geliştiğimizi fark edeceğiz.
Evet kardeşlerim sözlerimi tamamlamadan önce son olarak diyeceğim şudur ki;
Her şeyden önce kaliteli Müslüman olma hedeflenmeli.
Izdırap ve dert insanı olmalı, içteki heyecanı dışa taşıma arzusu ile yanıp tutuşmalı, insanlık sevgisi her tarafımızı alev alev sarmalı, Peygamber (s.a.v)’in sünnetinde onun ruh ve kalp hali yakalanmalı.
Îman cevheri, mü’minin en kıymetli sermâyesidir kardeşlerim. Âyet-i kerîmelerde, apaçık bir düşmanımız olduğu beyân edilen şeytan, aveneleriyle birlikte, her fırsatta çeşitli hîle ve vesveselerle mü’min gönüllerden îman cevherini çalmaya çalışmaktadır. Bu bakımdan kalben teyakkuz hâlinde bulunarak îmânımıza büyük bir aşk ve şevk ile sarılalım. Ve sâlih amellerle onu sarsılmaz bir sûrette muhâfaza altına almak en mühim vazîfemizdir…Sağlam bir kale gibi sarsılmaz duvarlarla imanımızı koruyalım inşaAllah.Vazifeyi en güzel şekilde yapabilmek dileğiyle Allaha emanet olun..Sevgiyle kalın kardeşlerim..
banner4
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.