Orta Doğu’da yükselen tansiyon gerçekten bir savaşın habercisi mi, yoksa küresel dengelerin izin verdiği ölçüde yönetilen bir kriz mi?
Orta Doğu bir kez daha dünyanın merkezinde.
İran ile İsrail arasında son dönemde artan karşılıklı saldırılar, ABD’nin sürece daha görünür biçimde dahil olması ve Hürmüz Boğazı üzerinden yapılan sert açıklamalar, küresel piyasalarda yeni bir “büyük savaş” endişesini yeniden gündeme taşıdı.
Ancak bütün bu tabloya biraz daha soğukkanlı bakıldığında başka bir ihtimal daha ortaya çıkıyor:
Belki de yaşanan şey tam anlamıyla bir savaş değil; kontrollü biçimde yönetilen, sınırları dikkatlice çizilmiş bir jeopolitik gerginlik modeli.
Çünkü gerçek savaşlar ile kontrollü krizler arasında önemli bir fark vardır:
Gerçek savaşta taraflar sahip oldukları kapasitenin maksimumunu kullanmaya yönelir.
Kontrollü gerginlikte ise güç gösterisi vardır ama “nihai yıkım eşiği” bilinçli şekilde aşılmaz.
Bugün Orta Doğu’daki tablo biraz daha ikinci kategoriye benziyor.
Kapasite Var, Fakat Tam Kullanım Yok
İsrail’in askeri kapasitesi, istihbarat gücü ve teknoloji üstünlüğü biliniyor.
İran’ın ise bölgesel vekil ağları, füze kapasitesi, enerji koridorları üzerindeki etkisi ve asimetrik savaş kabiliyeti küçümsenecek düzeyde değil.
ABD ise doğrudan savaşa tam ağırlıkla dahil olduğunda bölgedeki askeri dengeyi kısa sürede değiştirebilecek güçte.
Fakat dikkat çekici olan şu:
Tarafların her biri, teorik olarak verebileceğinden daha sınırlı hasar üretiyor.
Karşılıklı saldırılar çoğu zaman “mesaj verme” niteliği taşıyor.
Retorik sertleşiyor, fakat kırmızı çizgiler tamamen aşılmıyor.
Bu durum ister istemez şu soruyu doğuruyor:
Eğer amaç gerçekten topyekûn savaş olsaydı, neden enerji altyapıları, kritik limanlar, büyük ekonomik merkezler veya bölgesel lojistik sistemler çok daha ağır şekilde hedef alınmıyor?
Çünkü gerçek bir bölgesel savaşın ekonomik maliyeti yalnızca Orta Doğu ile sınırlı kalmaz.
Bu, küresel sistemin taşıyamayacağı kadar büyük bir dalga üretir.
Hürmüz Boğazı: Kapatılacak Bir Hat mı, Kullanılan Bir Kart mı?
Dünyadaki petrol ticaretinin önemli bir kısmı Hürmüz Boğazı üzerinden geçiyor.
Bu nedenle İran’dan gelen “Boğaz kapanabilir” mesajları her zaman küresel piyasaları sarsıyor.
Petrol fiyatları yükseliyor.
Sigorta maliyetleri artıyor.
Nakliye riskleri yeniden hesaplanıyor.
Ancak burada kritik nokta şu:
Hürmüz Boğazı’nın tamamen kapanması, yalnızca Batı’ya değil; Körfez ülkelerine, Çin’e ve doğrudan İran ekonomisine de ciddi zarar verir.
Yani bu kartın tam anlamıyla oynanması, aslında herkesin kaybettiği bir senaryo oluşturur.
Bu nedenle Hürmüz çoğu zaman gerçek bir kapanmadan ziyade, “kontrollü tehdit mekanizması” olarak kullanılıyor.
Jeopolitikte bazen tehdidin kendisi, uygulanmasından daha değerlidir.
Küresel Sistem Neden Büyük Savaşı İstemiyor?
Bugün dünya ekonomisi 1990’ların dünyası değil.
Enerji tedarik zincirleri, finans piyasaları, yapay zekâ altyapıları, veri merkezleri, lojistik ağları ve küresel ticaret birbirine geçmiş durumda.
Orta Doğu’da kontrolden çıkan büyük ölçekli bir savaş;
* petrol fiyatlarında sert şok,
* küresel enflasyonda yeni dalga,
* tedarik zinciri kırılması,
* deniz taşımacılığında kriz,
* finans piyasalarında sert satış,
* gelişmekte olan ülkelerde borç baskısı
anlamına gelir.
Özellikle yüksek faiz döneminden çıkmaya çalışan Batı ekonomileri için böyle bir senaryo oldukça maliyetli.
Bu nedenle küresel güçler çoğu zaman “gerilim yönetimi” modelini tercih ediyor:
Kriz tamamen bitmiyor ama tamamen kontrolden çıkmasına da izin verilmiyor.
Aslında son yıllarda dünya siyasetinde sık gördüğümüz model tam olarak bu.
Gerilim var.
Belirsizlik var.
Askeri hareketlilik var.
Fakat tam ölçekli kopuş yok.
Piyasalar Neden Hâlâ Tam Paniklemiyor?
Eğer piyasalar gerçek anlamda uzun süreli bölgesel savaş ihtimaline inanmış olsaydı;
* petrol çok daha sert yükselir,
* küresel borsalarda daha büyük çöküş görülür,
* güvenli limanlara kaçış çok daha agresif olurdu.
Şimdilik piyasalardaki davranış daha farklı:
Risk fiyatlanıyor ama “felaket senaryosu” tam satın alınmıyor.
Çünkü yatırımcılar da devletler gibi şunu görüyor:
Taraflar gerilimi yükseltiyor, fakat kontrollü biçimde.
Bu durum modern jeopolitiğin yeni gerçekliğini gösteriyor olabilir.
Artık savaşlar yalnızca askeri değil;
ekonomik, psikolojik, diplomatik ve medya boyutlarıyla birlikte yürütülüyor.
Bazen amaç karşı tarafı tamamen yok etmek değil;
belirsizlik üretmek, pazarlık gücü oluşturmak ve yeni denge kurmak oluyor.
Yeni Dönemin Jeopolitiği: Sürekli Gerilim
Belki de asıl mesele şu:
Dünya artık uzun süreli istikrardan değil, yönetilebilir krizlerden beslenen yeni bir döneme giriyor.
Çünkü kontrollü gerginlik;
* savunma sanayisini büyütüyor,
* enerji piyasalarını yeniden şekillendiriyor,
* diplomatik pazarlıkları güçlendiriyor,
* küresel bloklaşmayı hızlandırıyor,
* iç politikada liderlik alanı oluşturuyor.
Bu nedenle bazen savaşın kendisinden çok, savaş ihtimali stratejik değer taşıyor.
Orta Doğu’daki son tablo da biraz bunu anlatıyor olabilir.
Sorulması gereken soru artık şu:
Gerçekten savaş mı hazırlanıyor…
yoksa dünya, sürekli yüksek tansiyon üreten ama kontrollü tutulan yeni bir jeopolitik düzene mi alışıyor?