Modern çağın belki de en büyük yanılgısı, hayatı tek bir ölçü üzerinden değerlendirmeye başlamamızdır.
Bugün insanlar birbirlerini çoğu zaman tek bir açıdan görüyor.
Kimin ne kadar kazandığı…
Hangi arabaya bindiği…
Nasıl bir evde yaşadığı…
Hangi makamda olduğu…
Kaç kişiye ulaştığı…
Sanki hayat bunlardan ibaretmiş gibi…
Üstelik bu yarışın bir sonu da yok.
Daha fazla kazanmak…
Daha büyük olmak…
Daha görünür olmak…
Daha çok beğenilmek…
Fakat bu yarışın en acı tarafı, insanın sahip olmadıklarının peşinden koşarken sahip olduklarını sıradanlaştırmasıdır.
Oysa sabah gözlerini açabilmek…
Derin bir nefes alabilmek…
Acı çekmeden yürüyebilmek…
Bir bardak su içebilmek…
Sevdiklerinin sesini duyabilmek…
Gece başını yastığa huzurla koyabilmek…
Bunların hiçbiri sıradan değildir.
Hiçbiri bize verilmiş zorunlu haklar değildir.
Her biri, Yüce Allah’ın her gün yeniden lütfettiği sayısız nimetten sadece birkaçıdır.
Nitekim Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:
“Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız, onları sayamazsınız.” (Nahl Suresi, 16/18)
Buna rağmen insan, çoğu zaman sahip olduğu yüz nimeti değil, sahip olamadığı tek nimeti düşünür.
Belki de mutsuzluğumuzun önemli bir kısmı tam da burada başlıyor.
Belki de çağımızın en büyük problemi yoksulluk değil, kıyas bağımlılığıdır.
Eskiden insanlar daha çok ihtiyaçlarıyla mücadele ediyordu.
Bugün ise başkalarının hayatlarıyla mücadele ediyor.
Çünkü bugünün dünyası bizi şükretmeye değil, sürekli kıyaslamaya programlıyor.
Reklamlar bize sahip olmadıklarımızı hatırlatıyor.
Sosyal medya başkalarının en mutlu anlarını gösteriyor.
Tüketim kültürü ise bize sürekli daha fazlasına sahip olmamız gerektiğini fısıldıyor.
Böylece elimizdeki nimetler sıradanlaşıyor, ulaşamadıklarımız ise gözümüzde büyüyor.
İnsanlar artık hayatlarını değil, hayatlarının vitrinini paylaşıyor.
Başarılar görünür oluyor.
Lüksler görünür oluyor.
Ödüller görünür oluyor.
Ama kaygılar görünmüyor.
Yalnızlık görünmüyor.
Hastalık görünmüyor.
Fedakârlık görünmüyor.
Geceleri dökülen gözyaşları görünmüyor.
Geçtiğimiz günlerde temizlik şirketi sahibi bir arkadaşımın anlattığı bir olay, bu gerçeği bana yeniden düşündürdü.
“Londra’nın en prestijli bölgelerinden biri olan Wimbledon Village’daki görkemli bir malikanenin temizlik işi için ekibimin başında kontrol amacıyla gitmiştim.” dedi.
“Dışarıdan bakıldığında insanın aklından sadece hayranlık geçiyor.
Muhteşem bir bahçe…
Göz alıcı bir mimari…
Lüks otomobiller…
Ve ‘Keşke böyle bir evim olsa.’ dedirten bir ihtişam…
Fakat kapıdan içeri girdiğimde gördüğüm manzara bambaşkaydı.
Koskoca malikanede tek başına yaşayan yaşlı bir adam vardı.
Tekerlekli sandalyeye mahkûmdu.
Nefes alabilmek için oksijen desteği kullanıyordu.
Saatlerce pencereden dışarıyı seyrediyordu.”
Arkadaşım sözlerini bitirdiğinde uzun süre düşündüm.
Biz dışarıdan villayı görüyoruz.
Belki o ise pencereden dışarı bakıp, kaldırımda özgürce yürüyen bir insana imreniyordu.
Belki de içinden;
“Keşke ben de o insan gibi yürüyebilseydim… Böyle bir servetim olmasa da olurdu.”
diye geçiriyordu.
İşte tam o anda anlıyorsunuz…
Biz çoğu zaman insanların sadece görünen taraflarına bakıyoruz.
Dışarıdan serveti görüyoruz.
Ama içerideki acıyı göremiyoruz.
İşte tam bu noktada aklıma matematikteki vektör kavramı geliyor.
Vektör, sadece bir büyüklüğü ifade etmez; aynı zamanda bir yönü de vardır.
Hayat da böyledir.
Hayatı tek bir sayı ile açıklayamazsınız.
Çünkü insanın hayatı; farklı yönlere etki eden sayısız unsurun oluşturduğu bir bütündür.
Sağlık bir vektördür.
İman bir vektördür.
Huzur bir vektördür.
Aile bir vektördür.
Sevgi, dostluk, merhamet ve umut da öyledir.
Servet de bir vektördür.
Başarı da…
İtibar da…
Ama hastalık, yalnızlık, kayıplar, hayal kırıklıkları ve imtihanlar da bu hayatın vektörleridir.
Matematikte farklı yönlere etki eden bütün vektörlerin toplamına bileşke denir.
Belki de insan hayatı da böyledir.
Bizi biz yapan; tek bir başarı, tek bir servet ya da tek bir kayıp değildir.
Bizi biz yapan, bütün bu vektörlerin oluşturduğu hayatın bileşkesidir.
Hiçbir insanın bütün vektörleri aynı yöne gitmez.
Kimi servetten kazanır, sağlıktan kaybeder.
Kimi makam elde eder, huzurunu yitirir.
Kimi şöhrete ulaşır ama güveneceği tek bir dost bulamaz.
Kimi maddî imkânlar bakımından mütevazıdır; fakat öyle bir aileye, öyle bir gönül huzuruna sahiptir ki, dünyanın bütün serveti onu satın alamaz.
İnsanların en büyük hatası ise başkalarının yalnızca bir vektörüne bakıp, bütün hayatları hakkında hüküm vermeleridir.
Oysa kimsenin görünmeyen yüklerini bilmiyoruz.
Kimin hangi acıyla sınandığını…
Kimin hangi hastalıkla mücadele ettiğini…
Kimin geceleri hangi endişelerle uyuyamadığını…
Kimin hangi fedakârlıkları sessizce omuzladığını…
Bilmiyoruz.
Belki de hayatın adaleti, herkese aynı nimetleri vermesinde değildir.
Asıl adalet, hiç kimseye kusursuz bir hayat verilmemesidir.
Bu yüzden ne başkasının görünen hayatına imrenmek ne de kendi hayatımızı tek bir eksiklik üzerinden yargılamak doğrudur.
Çünkü hayat tek bir sayı değildir.
Hayat; sağlığın, huzurun, imanın, ailenin, dostluğun, rızkın, başarının ve imtihanların farklı yönlere uzanan vektörlerinden oluşan büyük bir bileşkedir.
Ve o bileşkenin gerçek değerini yalnızca Allah bilir.
Belki de gerçek zenginlik, daha fazlasına sahip olmak değil; Allah’ın zaten lütfettiği sayısız nimetin farkına varabilmektir.
Ve belki de gerçek mutluluk, başkasının hayatını kıyaslamayı bıraktığımız gün başlar.
Çünkü şükür, sahip olmadıklarımızı saymakla değil; sahip olduklarımızı fark etmekle başlar.