Türkiye, Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye arasında yeniden gündeme gelen Hicaz Demiryolu Projesi, yalnızca tarihî bir mirasın canlandırılması değil; Orta Doğu’nun ekonomik entegrasyonunu şekillendirebilecek yeni bir jeopolitik koridor arayışıdır.
Tarih bazen yarım kalan projeleri yeniden gündeme getirir.
Bir zamanlar Osmanlı Devleti’nin en büyük altyapı yatırımlarından biri olan Hicaz Demiryolu, aradan geçen bir asırdan sonra yeniden konuşuluyor. Ancak bu kez mesele yalnızca tarihî bir hattın canlandırılması değil; Körfez’i Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayacak yeni bir ekonomik ve lojistik koridorun inşa edilmesidir. Son dönemde Türkiye ile Suudi Arabistan arasında geliştirilen demiryolu ve lojistik iş birlikleri, bir zamanlar çölün ortasında yükselen rayların yeniden stratejik değer kazandığını göstermektedir.
Aslında Hicaz Demiryolu’nun hikâyesi, demiryollarından çok daha büyük bir hikâyedir.
Bu hikâye; vizyonun, finansmanın, mühendisliğin, jeopolitiğin ve medeniyet tasavvurunun hikâyesidir.
Bir Demiryolundan Daha Fazlası
Sultan II. Abdülhamid tarafından 1900 yılında başlatılan Hicaz Demiryolu Projesi, görünürde hac yolculuklarını kolaylaştırmayı amaçlıyordu. Ancak projenin arkasındaki stratejik hedefler çok daha kapsamlıydı.
Osmanlı Devleti, İstanbul’dan Şam’a, Şam’dan Medine’ye ve nihayetinde Mekke’ye uzanacak bir demiryolu ağı ile imparatorluğun merkezini Arap Yarımadası’na bağlamak istiyordu. Bu sayede hem hac yolculukları daha güvenli ve erişilebilir hale gelecek hem de bölgenin ekonomik ve sosyal bütünleşmesi güçlenecekti.
Ancak Hicaz Demiryolu’nu yalnızca siyasi veya ekonomik bir proje olarak görmek eksik olur.
Osmanlı yönetimi açısından bu hat, İslam dünyasının en kutsal şehirlerine uzanan bir hizmet koridoruydu. Hac ibadetini kolaylaştırmak, kutsal beldelere ulaşımı güvenli hale getirmek ve Müslüman topluluklar arasındaki bağı kuvvetlendirmek projenin temel amaçları arasında yer alıyordu. Bu yönüyle Hicaz Demiryolu, devlet politikası ile medeniyet anlayışının kesiştiği nadir projelerden biri olarak öne çıkmıştır.
Bugünün diliyle ifade edecek olursak Hicaz Demiryolu, Osmanlı’nın en büyük bölgesel entegrasyon projesiydi.
Demiryolu yalnızca yolcu taşımayacaktı.
Asker taşıyacaktı.
Ticaret taşıyacaktı.
Bilgi taşıyacaktı.
İnsanları birbirine yaklaştıracaktı.
Ve en önemlisi, geniş bir coğrafyada ortak bir aidiyet duygusunu güçlendirecekti.
Dünyanın İlk Küresel Müslüman Altyapı Fonlaması
Hicaz Demiryolu’nun en dikkat çekici yönlerinden biri finansman modeliydi.
Dönemin birçok büyük altyapı projesi yabancı sermaye ile inşa edilirken Sultan II. Abdülhamid farklı bir yol tercih etti. Projenin yabancı finansmana bağımlı olmamasını istedi ve İslam dünyasına bir bağış çağrısı yaptı.
Bu çağrı beklenmedik bir karşılık buldu.
Hindistan’dan Bosna’ya, Mısır’dan Orta Asya’ya kadar milyonlarca Müslüman projeye maddi destek verdi. Tüccarlar bağış yaptı, öğrenciler harçlıklarından katkıda bulundu, kadınlar mücevherlerini bağışladı, yerel topluluklar kampanyalar düzenledi.
Bugünün diliyle söylersek, Hicaz Demiryolu tarihin en büyük “ümmet crowdfunding” projelerinden biriydi.
Bu yönüyle yalnızca bir ulaştırma yatırımı değil, küresel ölçekte toplumsal dayanışmanın ve ortak sorumluluk bilincinin de sembolü haline geldi.
Kimler İnşa Etti?
Hicaz Demiryolu’nun yapımında Osmanlı mühendisleri, Alman teknik uzmanlar, askerî birlikler ve binlerce yerel işçi görev aldı. Zorlu çöl şartlarında köprüler inşa edildi, istasyonlar kuruldu, su kuyuları açıldı ve yaklaşık 1.300 kilometreyi aşan bir hat sekiz yıl gibi kısa sayılabilecek bir sürede tamamlandı.
1908 yılında Medine’ye ulaşan hat, dönemin en büyük mühendislik başarılarından biri olarak kabul edildi.
O günün teknolojik imkanları düşünüldüğünde bu başarı daha da anlamlı hale gelmektedir.
Hicaz Demiryolu aynı zamanda Osmanlı’nın son döneminde yerli mühendislik kapasitesinin gelişmesine katkı sağlayan önemli bir okul işlevi de görmüştür. Demiryolunun inşasında görev alan mühendisler, teknisyenler ve uzmanlar sonraki yıllarda farklı altyapı projelerinde de önemli roller üstlenmiştir.
Demiryolu Değil, Jeopolitik Yenildi
Hicaz Demiryolu’nun ömrü teknik nedenlerle sona ermedi.
Onu durduran şey mühendislik eksikliği değil, jeopolitikti.
1916 yılında başlayan Arap İsyanı sırasında hat sürekli sabotajlara uğradı. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti bölgeden çekildi. Yeni sınırlar çizildi. Yeni devletler kuruldu. Bir zamanlar tek merkezden yönetilen coğrafya farklı siyasi yapılara bölündü.
Aslında başarısız olan demiryolu değildi.
Başarısız olan, onu ayakta tutan siyasi düzenin dağılmasıydı.
Raylar yerinde kaldı.
Fakat rayların üzerinde hareket edecek ortak vizyon kayboldu.
Dünya Yeniden Koridorlar Çağına Giriyor
Bugün küresel ekonominin yeni anahtar kelimesi “koridor”dur.
21. yüzyılda ülkelerin gücü yalnızca enerji kaynaklarıyla değil, ticaret yolları üzerindeki konumlarıyla da ölçülmektedir.
Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi, Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Koridoru, Orta Koridor ve Kalkınma Yolu Projesi gibi girişimler bunun açık göstergesidir.
Artık limanlar kadar demiryolları da stratejik değer taşımaktadır.
İşte Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesinin temel nedeni budur.
Bu proje geçmişe duyulan romantik bir özlem değil, geleceğe dönük ekonomik bir ihtiyaçtır.
Yeni Hedef: Körfez’den Avrupa’ya Kesintisiz Hat
Türkiye ve Suudi Arabistan arasında son dönemde geliştirilen iş birliklerinin arkasında yatan düşünce oldukça nettir.
Amaç; Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanan yeni bir demiryolu koridoru oluşturmaktır.
Bu gerçekleşirse;
Riyad’dan çıkan bir yük treni Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına ulaşabilecek,
Körfez sermayesi daha hızlı hareket edebilecek,
Suriye’nin yeniden inşasına katkı sağlanabilecek,
Türkiye bölgesel lojistik merkez rolünü güçlendirecek,
ve Hürmüz Boğazı gibi kırılgan güzergâhlara alternatif kara bağlantıları oluşabilecektir.
Daha da önemlisi, uzun yıllardır çatışmalar ve siyasi ayrışmalarla anılan bölge, ortak ekonomik çıkarlar etrafında yeni bir iş birliği zemini oluşturabilecektir.
Bu nedenle yeni Hicaz Demiryolu yalnızca bir ulaştırma projesi değil, aynı zamanda yeni Orta Doğu’nun ekonomik omurgası olmaya aday bir girişimdir.
Bir Asır Sonra Aynı Soru
Sultan II. Abdülhamid’in hedefi İstanbul ile Hicaz arasında fiziksel bir bağlantı kurmaktan çok daha fazlasıydı. Amaç; ticareti, insan hareketliliğini, kültürel etkileşimi ve ortak aidiyet duygusunu güçlendiren bir ağ oluşturmaktı.
Bugün ise benzer bir soru farklı şartlar altında yeniden soruluyor:
Türkiye, Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye arasında kurulacak yeni demiryolu ağı, bölgenin ekonomik entegrasyonunu sağlayabilir mi?
Belki de Hicaz Demiryolu’nun yeniden doğuşunu anlamanın en doğru yolu budur.
Çünkü mesele eski rayların yeniden döşenmesi değildir.
Mesele, bir asır önce yarım kalan bağlantının yeni bir ekonomik mantıkla yeniden kurulmasıdır.
Bir zamanlar hacıları taşıyan trenlerin geçtiği güzergâh, bugün ticareti, yatırımı, enerjiyi ve bölgesel iş birliğini taşıyabilir.
Tarih bazen aynı projeyi iki kez önümüze koyar.
İlkinde bir coğrafya birbirine bağlanmaya çalışılmıştır.
İkincisinde ise aynı coğrafyanın geleceği yeniden şekillenmektedir.