İnsanlık tarihi, kötülük yapanların hikâyesi kadar, kötülüğü gördüğü hâlde başını çevirenlerin de tarihidir. Çünkü haksızlık her zaman güçlülerin eliyle büyümez; bazen susanların sessizliğinde kök salar, görmezden gelenlerin rahatlığında dallanır ve bir gün herkesin gölgesine sığınmak zorunda kaldığı bir karanlığa dönüşür.
Beni asıl düşündüren, insanların adaleti bilmemesi değil; adaletin ne olduğunu bildikleri hâlde, işlerine gelmediğinde onu unutabilmeleridir.
Herkes haklı olmak ister. Peki, kaçımız kendi çıkarımızın karşısında da hakkı savunabilecek kadar cesuruz? Ya da ne pahasına haklı olmak istiyoruz? Çünkü bir insanın gerçek ahlakı, kendisine sunulan fırsatlarda değil, o fırsatın başkasına haksızlık pahasına elde edileceğini anladığı anda belli olur. Hâsılı; vicdan, insanın kendisini haklı çıkarmak için bulduğu gerekçeler bittiğinde başlayan hesaplaşmadır.
Bugün bir gencin emeği karşılıksız kalıyorsa, bir işçi hakkını ararken yalnız bırakılıyorsa, bir çocuk hayata başlarken başkalarının çok gerisinde kalıyorsa mesele yalnızca onların kaybı değildir. Sonuçta bir toplum, kendi insanlarının umutlarını tüketerek geleceğini büyütemez. Zira bir ülkenin gerçek yoksulluğu, yalnızca insanların cebindeki eksiklik değildir; hak edenin hakkını alacağına dair inancının eksilmesidir.
Para yeniden kazanılır, kaybedilen makam yeniden elde edilir, yıkılan bir bina yeniden yapılır. Fakat yıllarca adalet beklemiş bir insanın içindeki güveni onarmak, bazen bütün bunlardan daha zordur. Anlayacağınız bir insanın hakkını elinden almak, yalnızca bugününü eksiltir; adalete olan inancını elinden almak ise yarınını da karartır.
Ne var ki adaletsizlikten söz ederken önce başkalarını işaret etmeye alıştık. Yanlışın failini uzakta, sorumluluğu başkasında, çözümü hep birilerinin elinde arıyoruz. Oysa insanın kendisine sormaktan kaçtığı sorular, çoğu zaman başkalarına yönelttiği suçlamalardan daha ağırdır.
Bize yakın biri haksızlık yaptığında ne yapıyoruz? Bizimle aynı düşünmeyen biri ezildiğinde aynı hassasiyeti gösterebiliyor muyuz? Bir başkasının kaybı bize kazanç sağladığında içimizdeki itiraz hâlâ konuşuyor mu? Çünkü adaleti yalnızca rakibimize karşı istediğimizde ilkeyi değil, kendi tarafımızı savunmuş oluyoruz. Oysa gerçek adalet, sevdiğimiz insanın yanlışını da görebilmek; sevmediğimiz insanın hakkını da koruyabilmektir. Bunun kolay olmadığını biliyorum. Çünkü insan, kendi doğrularına bağlandıkça kusurlarını görmemeye başlayabilir. Fakat olgunluk, hiç yanılmamak değil; yanıldığını anladığında gerçeğin karşısında eğilebilmektir.
Anlayacağınız; bir toplumun büyüklüğü, ne kadar çok insanı susturabildiğiyle değil, kendisine itiraz eden insanı ne kadar adil dinleyebildiğiyle anlaşılır. Ve unutmayalım: Güç, insana istediğini yapabilme imkânı verebilir; fakat yaptığı her şeyi haklı kılmaz. İşte bu yüzden adalet, yalnızca güçsüzün sığınağı değil, gücün sınırıdır ya da olmak zorundadır mı demeliyim...
Bugün dünyada da ülkemizde de insanlığın önündeki en önemli sınavlardan biri budur: Hakları yalnızca kendimize yakın olanlar için mi savunacağız, yoksa insan onurunu herkes için vazgeçilmez mi kabul edeceğiz? Çünkü bir çocuğun gözyaşı, hangi coğrafyada döküldüğüne göre daha az acı değildir. Bir annenin kaybı, hangi dili konuştuğuna göre hafiflemez. Bir insanın yaşam hakkı, kimliğine, inancına veya düşüncesine göre değer kazanmaz ya da kaybetmez. Hâsılı; önemli olan birilerinin acısını paylaşıp paylaşmamız değil, kimsenin acısını değersiz saymamamızdır.
Ayrıca bütün bunları değiştirmek için her birimizin dünyayı tek başına kurtarması gerekmiyor. Bazen bir haksızlığa ortak olmamak, bazen bir insanı gerçekten dinlemek, bazen de herkes susarken doğru bildiğini sakinlikle söylemek yeterince anlamlı bir başlangıçtır. Elbette değişim, yalnızca güzel sözlerle gerçekleşmez. Adaletin güvenilir kurumlara, eşit uygulanan kurallara, hesap verebilirliğe ve hakları koruyan bir hukuk düzenine ihtiyacı vardır. İyi niyet tabi ki önemlidir; fakat adaleti kalıcı kılan, ilkelerin kişilere göre değişmemesidir.
Şimdi dönüp asıl soruya geleyim: Adaletin mezarını kim kazıyor?
Yalnızca haksızlık yapanlar mı? Yoksa haksızlığı çıkarına uygun bulduğu için savunanlar, gerçeği bildiği hâlde saklayanlar, başkasının acısını önemsiz görenler ve yanlış kendisine dokunmadığı sürece susmayı seçenler de bu mezarın kazılmasına katkıda bulunuyor mu? Belki de cevap, kendimizi bu sorunun dışında tutmayı bıraktığımız gün başlayacak. Çünkü insan, başkasının hakkını koruduğunda yalnızca bir yabancıyı savunmaz; herkesin bir gün ihtiyaç duyabileceği ortak bir güvenceyi de ayakta tutar. Ve bu bağlamda yaptığımız en büyük hatalardan biri de, adalete yalnızca ihtiyaç duyduğumuzda değer vermektir.
Anlayacağınız; adalet, kapımıza geldiğinde hatırlayacağımız bir misafir değil; başkasının kapısında beklerken de korumamız gereken bir emanettir.
Sonuçta yıllar sonra isimler unutulacak, makamlar el değiştirecek, bugün büyük görünen nice tartışma tarihin sayfalarında kaybolacak. Fakat insanın insana yaptıkları ve bunlar karşısında gösterdiği tavır, her kuşağın yeniden yüzleşeceği bir mesele olarak kalacak. İşte o gün geriye şu soru kalacak: Gücümüz varken kimi koruduk, sözümüz varken kimin sesine kulak verdik ve çıkarımızla vicdanımız karşı karşıya geldiğinde hangisini seçtik? Benim için insan olmanın asıl ölçüsü burada saklı. Çünkü insanı yücelten, başkalarının üzerinde kurduğu üstünlük değil; kendisine verilmiş üstünlüğü başkasının hakkını çiğnemeden taşıyabilmesidir. Ve bir toplumun geleceği, en güçlülerinin ne kadar ileri gidebildiğinden önce, en savunmasızlarının ne kadar güvende yaşayabildiğiyle ölçülmelidir.
Sonunda hepimiz aynı gerçeğin karşısında duracağız: Hiçbir güç sonsuz, hiçbir makam kalıcı, hiçbir ayrıcalık ebedî değildir. İnsan geride bıraktığı servetten daha fazlasını, kendisinden sonra yaşayacak insanların hayatında bıraktığı izde aramalıdır. Çünkü zaman, gücü elinde tutanları unutabilir; ama insanlık, adalet uğruna kimin ayağa kalktığını her kuşakta yeniden hatırlayacaktır.
Aklınızda olsun! Adaleti yaşatmak için kahraman olmaya gerek yok; bazen insanlığın en büyük yenilgisi, vicdanını susturmayı huzur, haksızlığa alışmayı da hayat sanmasıdır.