30 Ağustos Zafer Bayramı'nı yıllardır haklı olarak komutanların askeri dehası, Mehmetçiğin cesareti ve bir milletin bağımsızlık iradesi üzerinden anlatıyoruz ve elbette bunda yanlış hiçbir şey yok. Fakat Büyük Taarruz'a biraz daha yakından baktığımızda, madalyonun başka bir yüzüyle karşılaşıyoruz aslında...
Ben 30 Ağustos'u yalnızca top sesleriyle değil, o top sesleri duyulmadan önce yaratılan sessizlik üzerinden okumak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü 30 Ağustos'un asıl hikâyelerinden biri, bir ordunun savaşırken gösterdiği cesaretten önce, savaşa hazırlanırken gösterdiği akıl ve sabırdır.
Bakın; Büyük Taarruz, yalnızca cephede kazanılmış bir muharebe değildi. Aynı zamanda insanın, silahın, mühimmatın, yiyeceğin, ulaşımın, haberleşmenin ve istihbaratın doğru zamanda doğru yerde buluşturulmasıydı. Başka bir ifadeyle: Büyük Taarruz, biraz da görünmeyen bir lojistik zaferiydi.
Önce Savaş Değil, Sessizlik Kazanıldı
Bugünden 1922'ye baktığımızda orduların hareketlerini uydularla, insansız hava araçlarıyla, elektronik istihbaratla veya gerçek zamanlı görüntülerle takip ettiğimiz bir dünyaya alışığız. Oysa 1922'nin savaş alanında böyle bir teknoloji yoktu. Telgraf, istihbarat ve haberleşme ağları stratejik öneme sahipti. Bu nedenle büyük bir askeri hareketin en zor taraflarından biri yalnızca birlikleri hareket ettirmek değil, bu hareketliliğin karşı taraf tarafından zamanında fark edilmesini engellemekti. İşte Büyük Taarruz'un hazırlık safhasını ilginç kılan noktalardan biri burada ortaya çıkıyor.
Anadolu'nun yani Anayurt’un farklı bölgelerinden birliklerin belirli bölgelerde yoğunlaştırılması, cephane ve malzemenin hazırlanması, ulaşım imkânlarının seferber edilmesi ve ordunun saldırı için uygun hale getirilmesi gerekiyordu ve bütün bunlar yapılırken karşı tarafa açık ve net bir saldırı işareti verilmemeliydi. Burada savaşın ilk silahı top değildi bakın, belirsizlikti.
Düşman ne kadar büyük bir kuvvetin nerede toplandığını, taarruzun ne zaman başlayacağını ve asıl ağırlık merkezinin neresi olacağını ne kadar geç anlarsa, Türk ordusunun stratejik sürpriz imkânı o kadar artacaktı. Bu nedenle Büyük Taarruz'un görünmeyen cephesi, aslında Bilginin Yönetildiği Cepheydi.
Zaman da Bir Mühimmattır
Savaşlarda çoğu zaman silahların menzilini, asker sayısını ve cephane miktarını konuşuruz. Fakat bazen en değerli mühimmat bunların hiçbiri değildir. En değerli şey ZAMANDIR.
Anlayacağınız bir ordunun ne kadar güçlü olduğu kadar, gücünü ne zaman kullanacağı da önemlidir. Erken saldırırsanız hazırlığınız tamamlanmamış olabilir. Geç kalırsanız karşı taraf hazırlığını güçlendirebilir. Neticede yanlış zamanda saldırırsanız elinizdeki üstünlüğü kaybedebilirsiniz.
Büyük Taarruz'un başarısını değerlendirirken bu nedenle yalnızca “kaç asker vardı?” veya “kaç top vardı?” sorularına değil, “Bu güç ne zaman ve nasıl aynı noktada toplandı?” sorusuna da bakmak gerekir.
Hâsılı; 26 Ağustos 1922 sabahı başlayan Büyük Taarruz, aslında o sabah başlamadı. O sabah sadece aylar boyunca biriktirilen hazırlık görünür hale geldi. Topçu ateşi duyulduğunda savaşın ilk hamlesi yapılmıştı evet; fakat stratejik hazırlığın önemli kısmı çok daha önce tamamlanmıştı. Bu nedenle benim için 30 Ağustos'un en çarpıcı taraflarından biri şudur: Türk ordusu önce zamanı kazandı, sonra savaşı kazandı.
Coğrafya da Ordunun Bir Parçasıydı
Büyük Taarruz'u yalnızca harita üzerindeki oklarla anlamak mümkün değil. Anadolu'nun yani Anayurt’un dağları, vadileri, yolları, geçitleri ve ulaşım imkânları bu savaşın görünmeyen aktörleriydi.
Bir ordunun hareketi yalnızca “askerler ilerledi” cümlesinden ibaret değildir bakın. O askerin yiyeceği vardır. Silahı vardır. Mühimmatı vardır. Atı vardır. Cephanesi vardır. Yaralandığında onu taşıyacak sağlık sistemi vardır ve bütün bunların arkasında çalışan bir ikmal zinciri vardır. İşte burada lojistik, savaşın arka planındaki teknik bir ayrıntı olmaktan çıkar ve savaşın kendisine dönüşür. Cephedeki asker, aslında arkasındaki binlerce görünmeyen insanın taşıdığı savaşın ucudur. Bu nedenle Anadolu'da yani Anayurt’ ta ordunun ihtiyaçlarını karşılamak için yürütülen seferberlik, taşıma faaliyetleri, yerel üretim, tamir ve ikmal çalışmaları bu nedenle Büyük Taarruz'un askeri tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Yokluk, Doğru Yönetildiğinde Çaresizlik Değildir
Hepimiz biliyoruz ki İstiklal Harbi'nin en dikkat çekici taraflarından biri de kaynakların sınırlılığıydı. Düzenli bir ordunun ihtiyaç duyduğu her şeyi tek merkezden, standartlaşmış ve kesintisiz bir sanayi zincirinden temin etmek mümkün değildi. Anlayacağınız farklı dönemlerden kalmış, farklı kaynaklardan sağlanmış silah ve mühimmatların kullanıldığı bir ortamda bakım, onarım, uyarlama ve tedarik ciddi bir meseleydi. Bu nedenle mesele yalnızca “ne kadar silahımız vardı?” değildi. Asıl meselelerden biri: Elimizdeki sınırlı imkânları nasıl kullanılabilir hale getirecektik?
Bu yüzden Anadolu'nun yani Anayurt’un atölyeleri, demircileri, ustaları, taşıyıcıları, köylüleri ve cephe gerisindeki insanları savaşın görünmeyen unsurlarıydı. Kadınların cepheye malzeme taşımasından yerel üretim ve tamir faaliyetlerine kadar uzanan bu büyük seferberlik, aslında bir toplumun savaş ekonomisini kendi imkânlarıyla ayakta tutma mücadelesinden başka bir şey değildi.
Burada bana göre çok önemli bir gerçek ortaya çıkıyor: İmkânsızlık bazen kaynak yokluğu değil, kaynakları organize edememektir. Anadolu'nun yani Anayurt’un yaptığı ise sınırlı kaynakları birbirine bağlayarak kullanılabilir bir askeri kapasiteye dönüştürmekti.
Zaferin Görünmeyen Tarafı
30 Ağustos denildiğinde gözümüzün önüne doğal olarak hücum, topçu ateşi ve süvariler gelir, ki bunda yanlış bir şey yok zaten. Fakat zafer anının arkasında görünmeyen başka bir ordu daha vardı, taarruzu zafer kılan...
Cephaneyi taşıyanlar...
Yolları kullananlar...
Atları besleyenler...
Silahları onaranlar...
Yaralıları taşıyanlar...
Cephe gerisinde üretim yapanlar...
Haber ulaştıranlar...
Ve bütün bu sistemi ayakta tutanlar...
Onların isimleri çoğu zaman savaş meydanındaki komutanlar kadar bilinmez ama savaşın matematiğinde onların yaptığı işin karşılığı vardır. Çünkü bir ordunun ateş gücü, yalnızca elindeki top sayısıyla değil, o topun doğru zamanda doğru yerde ateş edebilmesiyle ölçülür. İşte lojistik tam olarak budur.
30 Ağustos'u Yeniden Okumak
Ben 30 Ağustos'u yalnızca “Türk ordusunun Yunan ordusunu mağlup ettiği gün” olarak okumuyorum. Benim için 30 Ağustos aynı zamanda şunu gösteriyor: Bir millet, sahip olmadığı imkânların yasını tutmak yerine sahip olduğu imkânları örgütleyebildiğinde tarih değişebilir.
Evet, elbette Büyük Taarruz'un başarısında cesaret vardı. Komuta vardı. Strateji vardı. İstihbarat vardı. Coğrafyanın doğru kullanılması vardı ama bunların hepsini birbirine bağlayan bir başka unsur daha vardı: ZAMANLAMA...
Doğru kuvvetin, doğru yerde, doğru zamanda ve mümkün olduğunca doğru bilgiyle hareket ettirilmesi savaşın kaderini bazen bir tüfekten çok daha fazla belirleyebilir. Bu yüzden 30 Ağustos'un bana göre yazılmamış hikâyelerinden biri “sessizliğin anatomisidir.” Çünkü 26 Ağustos sabahı top sesleri duyulduğunda aslında her şey yeni başlamıyordu. Tam tersine... Uzun süredir sessizce hazırlanan bir plan artık görünür hale geliyordu ve birkaç gün sonra Dumlupınar'da sonuçlanan o büyük mücadele bize yalnızca askeri bir zaferi değil, yokluk içinde örgütlenmenin, zamanı doğru kullanmanın ve sınırlı imkânları stratejik güce dönüştürmenin ne anlama geldiğini gösteriyordu.
Demem o ki; bugün 30 Ağustos'a baktığımızda yalnızca cephedeki Mehmetçiği değil, o Mehmetçiğin arkasında görünmeden çalışan bütün bir milleti de görmemiz gerekiyor. Çünkü zafer savaş meydanında kazanılır ama o zaferin temeli, savaş meydanına ulaşmadan çok önce atılmıştır. Ne dersiniz; belki de 30 Ağustos'un bize bıraktığı en güçlü ders budur: Savaşın gürültüsü herkes tarafından duyulur; fakat zaferi hazırlayan sessizliği çok az kişi fark eder. Ve tarih, çoğu zaman o sessizliğin içinden yazılır.