Gürkan Karaçam
Köşe Yazarı
Gürkan Karaçam
 

BİR GENERALİN AKIBETİ DEĞİL, SAVAŞIN YENİ AKLI; MESELE ÇAYKO MU?

Son günlerde manşetleri süsleyen bir iddia var: Bir Rus generaline yönelik suikast girişimi. Suikast başarılı oldu mu? Hedef gerçekten o muydu? Tetiği kim çekti ya da emri kim verdi? Açıkçası bu soruların cevabını henüz tam olarak bilmiyoruz. Fakat dürüst olmam gerekirse, benim asıl ilgilendiğim mesele de bu magazinsel polisiyelik detaylar değil. Çünkü uluslararası siyasette ve askeri stratejide bazen münferit bir olay, arkasındaki devasa resmi görmek için yalnızca bir fondur, bir bahanedir. Bu yüzden Aleksandr Çayko ismi de tam olarak böyle bir sembol aslında. Eğer Çayko’yu sadece üniforma giymiş bir Rus komutandan ibaret görürseniz, önünüze en fazla bir istihbarat draması veya haber bülteni malzemesi çıkar. Ancak merceğin odak noktasını biraz değiştirdiğinizde karşınıza bambaşka bir hakikat dikilir: Savaşın kabuk değiştiren yeni zihniyeti. Hâsılı, benim derdim kişilerle değil, işte bu yeni akılla. Güvenli "Cephe Gerisi" Yalanı   Bizler hâlâ savaşları 20. yüzyıldan kalma konvansiyonel ezberlerimizle okumaya çalışıyoruz. Bir harita hayal ediyoruz; iki taraf, belirgin bir cephe hattı, nizamî ordular, komuta kademesi, net bir hedef ve nihayetinde bir galip... Fark ettiniz mi bilmiyorum ama bugün savaşın çizgisel bir cephesi yok aslında. Yeni nesil harp; teknolojiden istihbarata, algoritmik veriden dezenformasyona kadar çok aktörlü ve çok katmanlı bir ağlar bütünü. Ve bu ağın en acımasız kuralı şu: Artık cephe gerisi diye korunaklı bir liman yok. Bakın eskiden bir generali kapısındaki muhafızlar, kalın beton duvarlar korurdu. Bugün ise bir komutanı koruyan tek şey kendi istihbarat ağının gücüdür. Karşı tarafın istihbaratı ise haritada bir karargah aramaz; dijital ayak izlerini, uydu sinyallerini, iletişim rutinlerini ve hatta insan iç güdülerini tarar. Sonuçta hedef, cepheden binlerce kilometre ötedeki güvenli zannedilen bir oturma odasında bile bulunup yok edilebilir. Bu yüzden bir generale yönelik hamleyi yalnızca bir "suikast" sığlığıyla okumak kanımca büyük resme haksızlık olur. Bu durum ne midir? Bu, bildiğimiz anlamda coğrafi cephe kavramının resmen öldüğünün ilanıdır. Askerî Hafıza Sınırlarda Durmaz Çayko’nun geçmişine bakarken kronolojik bir özgeçmiş okumuyorum ben, ki bununla da ilgilenmiyorum zaten; bir dönemin askerî doktrinini görüyorum aslında. Suriye’den Ukrayna’ya uzanan hatta hava gücünün belirleyiciliği, vekil güçlerin sahaya sürülmesi, sivil ile askeri alan arasındaki o ürpertici gri bölge ve istihbarat ile ordunun iç içe geçmesi... Netice de Çayko gibi isimler tek bir muharebenin değil, bir konseptin temsilcileri olarak okunmalı kanımca... Burada bizi, yani Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren, hafızamızda sızı bırakan boyutu da var bu işin tabi. Evet, elbette bir sistemin başındaki komutanı, o sistemin sahada ürettiği acı sonuçlardan tamamen bağımsız ele alamazsınız. Komuta sorumluluğu ile doğrudan emir arasındaki hukuki ve ahlaki sınırı elbette koruyacağız; fakat komuta makamını da "görünmez" kılmayacağız. Çünkü modern savaşın en kirli gerçekleri tam olarak o gri bölgede imal ediliyor. Buraya kadar her şey tamam fakat çok daha rahatsız edici olanı şu olmalı bence: Savaşta öğrenilen metotlar mezara girmiyor. Bir ordunun diğerinden, bir terör örgütünün bir devletten ya da bir vekil gücün müttefikinden öğrendiği konseptler savaş bittiğinde buharlaşmıyor. Aksine; kopyalanıyor, evriliyor, başka coğrafyalara ihraç ediliyor. Ben buna “savaşma biçimi, kullanılan silahtan çok daha uzun ömürlüdür” diyorum. Belirtmeliyim ki bugün bir devlet dışı aktörün, koskoca devletlerin onlarca yılda biriktirdiği gayri nizami harp kabiliyetlerini aylar içinde süzüp uygulayabildiği bir çağdayız. Ne Sormak Gerekiyor Peki? Artık "Sıradaki savaş nerede çıkacak?" sorusu anlamını yitirmiş olmalı zihinlerde bence. Asıl sormamız gereken soru şu: "Hangi savaşın tecrübesi, hangi yeni sahaya taşınıyor? Ya da taşınacak?" Evet, Türkiye bu dönüşümün tam merkezinde, bu doğrudur. Fırtınanın göbeğinde duruyor, bu da doğrudur. Sonuçta bazen masadaki aktörüz, bazen sahada doğrudan hedefiz, bazen de aynı tecrübeyi cebine koymuş farklı tehditlerle yüzleşen taraftayız, ki bunu asla inkar edemeyiz elbette. Fakat bizim için elzem olan, başka ülkelerin generallerinin akıbetine polisiye merakla bakmak değil; onların temsil ettiği o hibrit ve acımasız savaş anlayışını önceden okuyabilmektir. Sonuçta Çayko’nun vurulup vurulmadığı, hayatta kalıp kalmadığı elbette netleşecek. Fakat o ölse de ölmese de temsil ettiği dönemin savaş aklı yürürlükte, ki bunu ıskalamamak lazım. Diyeceğim o dur ki; bir generalin kişisel kaderine odaklanarak resmin tamamını kaçırma hatasına düşmeyelim. Asıl mesele bir isim değil; mesele, savaşın artık nerede başlayıp nerede bittiğini kimsenin kestiremediği o tekinsiz geleceğe çoktan girmiş olmamızdır. Bu yazıyı yazmama vesile olan Çayko tartışmasını farklı bir pencereden ele alan Sayın Abdullah Ağar’ın çok başarılı çalışmasına da hakkını teslim ederek teşekkür ederim. Son olarak belirtmeliyim ki benim derdim Çayko’nun kim olduğundan çok, onun üzerinden görünür hâle gelen yeni savaş aklını okuyabilmekten ibaret.      
Ekleme Tarihi: 05 Ağustos 2026 -Çarşamba
Gürkan Karaçam

BİR GENERALİN AKIBETİ DEĞİL, SAVAŞIN YENİ AKLI; MESELE ÇAYKO MU?

Son günlerde manşetleri süsleyen bir iddia var: Bir Rus generaline yönelik suikast girişimi.

Suikast başarılı oldu mu? Hedef gerçekten o muydu? Tetiği kim çekti ya da emri kim verdi?

Açıkçası bu soruların cevabını henüz tam olarak bilmiyoruz. Fakat dürüst olmam gerekirse, benim asıl ilgilendiğim mesele de bu magazinsel polisiyelik detaylar değil. Çünkü uluslararası siyasette ve askeri stratejide bazen münferit bir olay, arkasındaki devasa resmi görmek için yalnızca bir fondur, bir bahanedir. Bu yüzden Aleksandr Çayko ismi de tam olarak böyle bir sembol aslında. Eğer Çayko’yu sadece üniforma giymiş bir Rus komutandan ibaret görürseniz, önünüze en fazla bir istihbarat draması veya haber bülteni malzemesi çıkar. Ancak merceğin odak noktasını biraz değiştirdiğinizde karşınıza bambaşka bir hakikat dikilir: Savaşın kabuk değiştiren yeni zihniyeti. Hâsılı, benim derdim kişilerle değil, işte bu yeni akılla.

Güvenli "Cephe Gerisi" Yalanı

 

Bizler hâlâ savaşları 20. yüzyıldan kalma konvansiyonel ezberlerimizle okumaya çalışıyoruz. Bir harita hayal ediyoruz; iki taraf, belirgin bir cephe hattı, nizamî ordular, komuta kademesi, net bir hedef ve nihayetinde bir galip...

Fark ettiniz mi bilmiyorum ama bugün savaşın çizgisel bir cephesi yok aslında. Yeni nesil harp; teknolojiden istihbarata, algoritmik veriden dezenformasyona kadar çok aktörlü ve çok katmanlı bir ağlar bütünü. Ve bu ağın en acımasız kuralı şu: Artık cephe gerisi diye korunaklı bir liman yok.

Bakın eskiden bir generali kapısındaki muhafızlar, kalın beton duvarlar korurdu. Bugün ise bir komutanı koruyan tek şey kendi istihbarat ağının gücüdür. Karşı tarafın istihbaratı ise haritada bir karargah aramaz; dijital ayak izlerini, uydu sinyallerini, iletişim rutinlerini ve hatta insan iç güdülerini tarar. Sonuçta hedef, cepheden binlerce kilometre ötedeki güvenli zannedilen bir oturma odasında bile bulunup yok edilebilir.

Bu yüzden bir generale yönelik hamleyi yalnızca bir "suikast" sığlığıyla okumak kanımca büyük resme haksızlık olur. Bu durum ne midir? Bu, bildiğimiz anlamda coğrafi cephe kavramının resmen öldüğünün ilanıdır.

Askerî Hafıza Sınırlarda Durmaz

Çayko’nun geçmişine bakarken kronolojik bir özgeçmiş okumuyorum ben, ki bununla da ilgilenmiyorum zaten; bir dönemin askerî doktrinini görüyorum aslında.

Suriye’den Ukrayna’ya uzanan hatta hava gücünün belirleyiciliği, vekil güçlerin sahaya sürülmesi, sivil ile askeri alan arasındaki o ürpertici gri bölge ve istihbarat ile ordunun iç içe geçmesi... Netice de Çayko gibi isimler tek bir muharebenin değil, bir konseptin temsilcileri olarak okunmalı kanımca...

Burada bizi, yani Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren, hafızamızda sızı bırakan boyutu da var bu işin tabi. Evet, elbette bir sistemin başındaki komutanı, o sistemin sahada ürettiği acı sonuçlardan tamamen bağımsız ele alamazsınız. Komuta sorumluluğu ile doğrudan emir arasındaki hukuki ve ahlaki sınırı elbette koruyacağız; fakat komuta makamını da "görünmez" kılmayacağız. Çünkü modern savaşın en kirli gerçekleri tam olarak o gri bölgede imal ediliyor. Buraya kadar her şey tamam fakat çok daha rahatsız edici olanı şu olmalı bence: Savaşta öğrenilen metotlar mezara girmiyor.

Bir ordunun diğerinden, bir terör örgütünün bir devletten ya da bir vekil gücün müttefikinden öğrendiği konseptler savaş bittiğinde buharlaşmıyor. Aksine; kopyalanıyor, evriliyor, başka coğrafyalara ihraç ediliyor. Ben buna “savaşma biçimi, kullanılan silahtan çok daha uzun ömürlüdür” diyorum.

Belirtmeliyim ki bugün bir devlet dışı aktörün, koskoca devletlerin onlarca yılda biriktirdiği gayri nizami harp kabiliyetlerini aylar içinde süzüp uygulayabildiği bir çağdayız.

Ne Sormak Gerekiyor Peki?

Artık "Sıradaki savaş nerede çıkacak?" sorusu anlamını yitirmiş olmalı zihinlerde bence. Asıl sormamız gereken soru şu: "Hangi savaşın tecrübesi, hangi yeni sahaya taşınıyor? Ya da taşınacak?"

Evet, Türkiye bu dönüşümün tam merkezinde, bu doğrudur. Fırtınanın göbeğinde duruyor, bu da doğrudur. Sonuçta bazen masadaki aktörüz, bazen sahada doğrudan hedefiz, bazen de aynı tecrübeyi cebine koymuş farklı tehditlerle yüzleşen taraftayız, ki bunu asla inkar edemeyiz elbette. Fakat bizim için elzem olan, başka ülkelerin generallerinin akıbetine polisiye merakla bakmak değil; onların temsil ettiği o hibrit ve acımasız savaş anlayışını önceden okuyabilmektir.

Sonuçta Çayko’nun vurulup vurulmadığı, hayatta kalıp kalmadığı elbette netleşecek. Fakat o ölse de ölmese de temsil ettiği dönemin savaş aklı yürürlükte, ki bunu ıskalamamak lazım.

Diyeceğim o dur ki; bir generalin kişisel kaderine odaklanarak resmin tamamını kaçırma hatasına düşmeyelim. Asıl mesele bir isim değil; mesele, savaşın artık nerede başlayıp nerede bittiğini kimsenin kestiremediği o tekinsiz geleceğe çoktan girmiş olmamızdır.

Bu yazıyı yazmama vesile olan Çayko tartışmasını farklı bir pencereden ele alan Sayın Abdullah Ağar’ın çok başarılı çalışmasına da hakkını teslim ederek teşekkür ederim.

Son olarak belirtmeliyim ki benim derdim Çayko’nun kim olduğundan çok, onun üzerinden görünür hâle gelen yeni savaş aklını okuyabilmekten ibaret.

 

 

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve turkishpress.co.uk sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.