Yıllardır Ortadoğu'yu bize birkaç ezber kavram üzerinden anlatıyorlar.
Din.
Tarih.
Güvenlik.
İntikam.
Terör.
İsrail'in güvenliği.
Filistin'in direnişi...
Bunların hepsi bu hikâyenin bir parçası olabilir ama bana göre hiçbiri tek başına Gazze'de yaşananları açıklamaya yetmiyor. Kanımca Gazze'ye yalnızca bir savaş alanı olarak bakarsak, önümüzdeki asıl büyük resmi kaçırırız. Benim gördüğüm şey, yalnızca iki taraf arasındaki bir savaş değil. Ben Gazze'nin enkazında aynı anda üç şeyin sınandığını düşünüyorum: İnsanlığın vicdanı, uluslararası hukukun dayanıklılığı ve yeni küresel düzenin sınırları ve belki de en korkutucu soru şu: Bir insan hayatının ekonomik, askerî ve jeopolitik çıkarların yanında ne kadar değeri kaldı? İşte benim için meselenin özü tam da burada başlıyor.
Savaşın Görünen Yüzü ile Görünmeyen Hesabı
Önce hakkaniyetli olalım. Gazze'deki savaşın başlangıcını ve bütün sonuçlarını yalnızca enerji koridorları, limanlar veya sermaye üzerinden açıklamak elbette doğru değildir. 7 Ekim saldırısının İsrail toplumunda yarattığı görece travma, Hamas'ın görece silahlı kapasitesi ve İsrail'in görece güvenlik kaygıları görece gerçeğin bir parçasıdır fakat bir savaşın başlangıç gerekçesi ile savaşın oluşturduğu yeni jeopolitik ve ekonomik ortam aynı şey değildir.
Bakın bir devlet savaşa görece güvenlik gerekçesiyle girebilir ama savaş devam ederken enerji, ticaret, teknoloji, nüfuz alanları ve bölgesel güç dengeleri de yeniden şekillenebilir. Bence Gazze'yi anlamak için tam olarak bu ayrımı yapmak gerekiyor. Çünkü bugün sorulması gereken yalnızca: “İsrail neden öldürüyor?” değil. Aynı zamanda: “Bu savaşın sonunda bölgede nasıl bir düzen ortaya çıkacak ve bundan kimler güç kazanacak?” sorusudur.
Koridorlar ve Doğu Akdeniz
Bilindiği üzere dünyanın ekonomik ağırlık merkezi değişiyor. Çin, Kuşak ve Yol girişimiyle Asya'dan Avrupa'ya uzanan devasa bir ekonomik ağ kurmaya çalışıyor. Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru, yani IMEC ise bu tabloya başka bir güzergâh ekliyor. Burada mesele yalnızca bir demiryolu, liman veya konteyner taşımacılığı değildir bakın. 21. yüzyılda ticaret yollarını kontrol etmek, aynı zamanda siyasi nüfuz alanlarını kontrol etmek anlamına geliyor. Bu nedenle Hayfa'nın, Körfez'in, Kızıldeniz'in, Süveyş'in ve Doğu Akdeniz'in aynı jeopolitik denklem içerisinde değerlendirilmesi gerekiyor fakat burada da önemli bir noktayı özellikle vurgulamak istiyorum: IMEC'in varlığını Gazze savaşının doğrudan nedeni olarak göstermek için elimizde yeterli kanıt bulunduğunu düşünmüyorum ama bu, savaşın IMEC ve bölgesel ticaret düzeni açısından sonuçları olmadığı anlamına da gelmemeli diyorum. Tam tersine. Gazze'deki savaş, İsrail'in görece güvenlik mimarisini, Arap ülkeleriyle ilişkilerini, Körfez'in pozisyonunu, İran'ın bölgesel etkisini ve Doğu Akdeniz'in ekonomik geleceğini doğrudan etkiliyor. Dolayısıyla mesele artık sadece Filistin meselesi olmaktan çıkıp bölgesel bağlantı mimarisinin bir parçası haline geliyor bence ve tam burada Gazze'nin kıyıları karşımıza çıkıyor, ki bu hiç de tesadüf ya da hamasi İsrail gerekçeleriyle açıklanacak kadar basit değil.
Gazze Marine: Enerji mi, ihtimal mi?
Gazze açıklarında yıllardır bilinen ciddi bir doğal gaz sahası bulunuyor. GAZZE MARİNE.
Kanımca burada çok dikkatli olmak gerekiyor. Gazze Marine'in varlığını savaşın temel sebebi olarak göstermek, elimizdeki verilerin ötesine geçmek olur fakat aynı şekilde bu enerji kaynağını jeopolitik denklemden tamamen çıkarmak da kanımca hiç gerçekçi değildir. Çünkü enerji kaynakları yalnızca ekonomik değer taşımaz.
Enerji, dış politika demektir.
Liman demektir.
Transit hat demektir.
Devletlerin pazarlık gücü demektir.
Dolayısıyla Gazze'nin geleceği konuşulurken, Doğu Akdeniz enerji denkleminden söz etmemek de eksik bir analiz olur diye düşünüyorum ben. Aslında itirazım da tam burada başlıyor. Bir halkın yaşadığı toprakları yalnızca üzerinde kurulabilecek ekonomik düzen üzerinden değerlendirmeye başladığınız anda, insanı ekonominin dipnotuna dönüştürürsünüz. Bilemiyorum kim bilir belki de Gazze'nin asıl trajedisi de budur. Ne acıdır ki orada yaşayan insanların geleceği konuşulmadan, o coğrafyanın geleceği konuşuluyor sürekli...
Gazze Bir Savaş Alanından Teknoloji Sahasına mı Dönüşüyor?
Bence dünyanın yeterince tartışmadığı ikinci büyük mesele de bu...
Ne mi demek istiyorum? Bakın yapay zekâ savaşın içine giderek daha fazla giriyor. Hedef tespiti. Görüntü analizi. Biyometrik takip. İnsansız sistemler. Algoritmik karar destek mekanizmaları. Dronlar. Büyük veri...
Hâsılı bu bağlamda İsrail'in Gazze'deki savaşta kullandığı ileri teknoloji sistemleri hakkında uluslararası basında ve insan hakları kuruluşlarında ciddi tartışmalar yürütülüyor. Burada benim asıl sorum teknolojiyle ilgili değil bakın. Karar verme yetkisiyle ilgili.
Bir hedefi insan mı belirleyecek? Bir algoritma mı? Yoksa algoritmanın önerisini kabul eden insan mı? Ve eğer bir makine binlerce veriyi saniyeler içerisinde analiz ederek hedef listeleri oluşturabiliyorsa, geleceğin savaşlarında insan iradesinin sınırı nerede başlayacak, nerede bitecek? İşte Gazze'nin bize bıraktığı en korkunç miraslardan biri belki de budur. Çünkü savaş teknolojilerinde bir sistem sahada başarı gösterdiğinde, o teknoloji yalnızca savaş alanında kalmaz. Silah sanayisine dönüşür. İstihbarat ürününe dönüşür. Gözetim sistemine dönüşür. Başka devletlere ihraç edilir. Ve bir süre sonra dünün savaş teknolojisi, yarının normal güvenlik teknolojisi haline gelir. İşte bu nedenle Gazze'deki teknoloji kullanımını yalnızca İsrail'in görece askerî kapasitesi açısından değil, 21. yüzyıl savaşlarının geleceği açısından okumamız gerekiyor.
Özetle; İsrail, uluslararası silah pazarında müşterilerine en çok neyle övünüyor biliyor musunuz? “Sahada test edilmiştir” etiketiyle. Bakın önümüzdeki 50 yılın otoriter gözetim ve savaş teknolojileri bugün Gazze’de meşrulaştırılıyor. Küresel güçlerin bu soykırıma sessiz kalmasının arkasındaki en mide bulandırıcı nedenlerden biri de bu yeni nesil öldürme teknolojilerinden alacakları pay olabilir mi dersiniz? Bence pekâlâ mümkün...
İSRAİL’İN Kendisi Bir Bölgesel Teknoloji ve Güvenlik Merkezine mi Dönüşüyor?
Ortadoğu'nun eski düzeninde güç daha çok askerî kapasite üzerinden ölçülüyordu biliyorsunuz. Tankınız vardı. Uçağınız vardı. Füzeniz vardı. Ordunuz vardı...
Bugün ise denklem değişiyor. Siber güvenlik var. Yapay zekâ var. İstihbarat teknolojisi var. Hava savunması var. İnsansız sistemler var. Finansal entegrasyon var. Enerji bağlantıları var. Teknolojik bağımlılık var. Bu bağlamda İsrail'in Arap ülkeleriyle kurduğu yeni ilişkileri yalnızca “normalleşme” kavramıyla açıklamak bana yetersiz geliyor. Çünkü ortada aynı zamanda bir teknoloji ve güvenlik ekosistemi oluşuyor. Dolayısıyla İbrahim Anlaşmaları bu açıdan yalnızca diplomatik bir anlaşmalar zinciri olarak değil, bölgesel ekonomik ve güvenlik mimarisinin parçalarından biri olarak da okunmalı fakat burada da çok tehlikeli bir eşik var. Eğer bölgedeki devletlere verilen mesaj; “Bizim sistemimize entegre olursanız teknoloji, güvenlik ve ekonomik fırsat elde edersiniz; dışında kalırsanız güvenlik tehdidi olarak görülürsünüz” yani yeni Gazze siz olursunuz noktasına dönüşürse, Ortadoğu'da yeni bir bağımlılık düzeni ortaya çıkabilir ve bu, klasik sömürgecilik değildir. Bu daha sofistike bir şeydir. Teknoloji üzerinden bağımlılık.
Bütün Bunların Ortasında ABD Var
Bu denklemi ABD'yi dışarıda bırakarak anlatmak ya da anlayabilmek elbette mümkün değil. İsrail'in askerî kapasitesi, Washington'ın diplomatik ve askerî desteği, bölgedeki Amerikan ittifak sistemi ve Çin'in yükselişi aynı büyük resmin parçalarıdır bakın.
Biliyorsunuz ki ABD açısından Ortadoğu yalnızca petrol meselesi değildir.
İran'ın çevrelenmesi...
İsrail'in güvenliği...
Körfez güvenliği...
Kızıldeniz...
Çin'in ekonomik nüfuzunun sınırlandırılması...
Rusya'nın bölgesel etkisi...
Ve Avrupa'nın enerji güvenliği...
Neticede bütün bunlar birbirine bağlanıyor. Dolayısıyla Gazze'yi yalnızca Tel Aviv ile Gazze arasında geçen görece bir savaş olarak okumak, olayın uluslararası boyutunu küçültmek olur. Anlayacağınız Gazze, büyük güç rekabetinin tam ortasında bulunuyor...
Peki Çin nerede?
Elbette Çin'in Ortadoğu'daki yükselen ekonomik etkisini de gözden kaçırmamak gerekiyor. Pekin, Batılı devletler gibi bölgeye yalnızca askerî ittifaklarla yaklaşmıyor.
Ticaret.
Altyapı.
Limanlar.
Enerji.
Finans.
Kuşak ve Yol.
Anlaşıldığı üzere Çin'in bölgedeki ekonomik varlığı giderek büyüyor. Bu nedenle Ortadoğu artık yalnızca ABD ile Rusya arasında bölüşülen klasik bir nüfuz alanı değildir. Çin de masadadır. Hindistan da masadadır.. Körfez sermayesi de masadadır. İran da masadadır. İsrail de masadadır ve Filistin meselesi, bütün bu aktörlerin hesaplarının kesiştiği en kırılgan noktalardan biridir.
Peki Hukuk?
Bence asıl kırılma burada zaten. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından insanlık kendisine bir söz verdi: Bir daha asla.
Birleşmiş Milletler kuruldu. Uluslararası hukuk sistemi geliştirildi. Savaş hukukuna ilişkin kurallar güçlendirildi. Sivillerin korunması uluslararası düzenin temel ilkelerinden biri haline getirildi ama Gazze bize çok daha rahatsız edici bir soru sormuyor mu?
Bu kurallar gerçekten evrensel mi, yoksa güçlünün uyguladığı kadar mı geçerli?
Çünkü uluslararası hukuk yalnızca mahkeme salonlarında değil, güçlü devletlerin davranışlarında da yaşar. Geçerliliği de buradan gelmiyor mu zaten...
Bakın; bir devletin ihlali karşısında diğer devletler siyasi çıkarları nedeniyle sessiz kalıyorsa, sorun yalnızca o ihlalin kendisi değildir. Sorun, sistemin caydırıcılığının aşınmasıdır ve bunun bedelini sadece Filistinliler ödemez. Yarın başka bir coğrafyada başka bir halk da aynı sorunla karşılaşabilir.
En Tehlikeli Sonuç: İnsan Hayatının Fiyatlandırılması
Benim Gazze'den çıkardığım en karanlık sonuç bu aslında. Modern dünya insan hayatına bir değer biçmeye başladı. Bir yerde ölen insanlar “stratejik kayıp” oluyor. Başka yerde “kaçınılmaz sivil zayiat.” Bir başka yerde “meşru güvenlik operasyonunun sonucu.” Terimler, kavramlar değişiyor bakın fakat enkazın altında kalan insan aynı insan.
Belki bir çocuğun milliyeti değişebilir. Dini değişebilir. Coğrafyası değişebilir ama acısı değişmez, değişmemelidir, görece olmamalıdır. Hâsılı vicdanın iflası tam da burada başlıyor. Çünkü bir sistem, ekonomik çıkarlarını korumak için hukuku esnetmeye başladığında yalnızca hukuk zarar görmez. İnsanın değeri de aşınmaya başlar.
Gazze'nin Bize Bıraktığı Asıl Soru
Ben Gazze'de yalnızca bir görece savaşın ya da bir soykırımın sonunu görmüyorum. Daha büyük bir dönüşümün işaretlerini görüyorum.
Enerji ile güvenliğin birleştiği...
Ticaret koridorlarının askerî stratejilerle iç içe geçtiği...
Yapay zekânın savaş alanına girdiği...
Gözetim teknolojilerinin normalleştiği...
Büyük güç rekabetinin yeniden sertleştiği...
Ve uluslararası hukukun gücünün sınandığı bir dünya görüyorum. Bu yüzden Gazze'yi yalnızca bugünün trajedisi olarak okumak büyük hata olur. Gazze, yarının dünyasının nasıl bir dünya olacağını gösteren bir uyarı levhasıdır kanımca fakat burada bir noktayı da özellikle ayırmak zorundayız. Bakın bu tabloyu görmek, her şeyi tek bir gizli plana bağlamak anlamına gelmez. Anlayacağınız dünya siyaseti çoğu zaman tek merkezden yönetilen kusursuz bir senaryo değildir.
Devletler birbirleriyle rekabet eder. Şirketler kendi çıkarlarını takip eder. Ordular kendi güvenlik hesaplarını yapar. Sermaye fırsat arar. Görece büyük güçler birbirlerinin hamlelerini bozmaya çalışır ve bazen bütün bu hesaplar aynı savaşın içinde kesişir. Bence Gazze'yi daha korkutucu yapan da tam da budur. Çünkü ortada mutlaka tek bir büyük planın bulunması gerekmiyor. Farklı aktörlerin farklı çıkarları, aynı enkazın üzerinde birbirleriyle örtüşebiliyor maalesef ve gerçek tehlikede budur bence...
Bakın ben insan hayatının, enerji rezervlerinden daha ucuz; ticaret koridorlarından daha değersiz; jeopolitik çıkarlardan daha önemsiz görüldüğü bir dünya düzenini asla kabul etmiyorum. Çünkü eğer bugün Gazze'de yaşananlara yalnızca “Ortadoğu'nun bitmeyen savaşı” deyip geçersek, yarının dünyasında karşımıza çıkacak sistemi anlamakta çok geç kalabiliriz. Bu yüzden Gazze'nin enkazına bakarken yalnızca geçmişin yıkıntılarını değil, geleceğin nasıl kurulmak istendiğini de görmek zorundayız. Ve belki de kendimize sormamız gereken en ağır soru şu: Yeni dünyayı teknoloji, sermaye ve güç mü kuracak; yoksa insanın değeri bütün bu hesapların üzerinde yeniden hatırlanabilecek mi? Çünkü mesele artık yalnızca Gazze değildir. Asıl mesele, insanlığın hangi dünyada yaşamak istediğidir.