Geçenlerde eski bir arkadaşımın telefon numarasını ezbere hatırlayamadığımı fark ettim. Sadece onunki değil; annemin, eşimin, en yakın dostlarımın numaraları da hafızamın o tozlu raflarından silinip gitmişti. Neden ezberleyeyim ki? Telefonumun rehberinde, bulut sisteminde, yani "dışarıda" bir yerde güvenle duruyorlar zaten. Sonra daha fena bir şeyi fark ettim: En son ne zaman bir adresi navigasyona bakmadan bulmuştum? En son ne zaman tarihi bir olayın detayını Google’a sormadan tartışmıştım?
İnsanlık olarak çok parlak, çok akıllı bir çağda yaşadığımızı iddia ediyoruz. Oysa gerçek tam tersi: Biz akıllanmıyoruz, sadece protezlerimizi güçlendiriyoruz. Hafızamızı, bilgimizi ve nihayetinde kimliğimizi silikon çiplere ihale ettik.
Karşımızda duran sessiz salgının adı: Kolektif Demans.
Biz artık bilgiyi hafızamızda tutmuyoruz; sadece bilginin nerede saklandığının "linkini" hatırlıyoruz. Beynimiz, derinlemesine düşünen ve hatırlayan bir organ olmaktan çıkıp, sadece arama motorlarına yönlendirme yapan vasat bir santral memuruna dönüştü.
Peki, o sarsıcı soruyla yüzleşmeye hazır mıyız: Bir gün küresel bir dijital kesinti yaşanırsa, o fiş çekilirse; insanlık kendi geçmişini, kim olduğunu ve nasıl yaşayacağını hatırlayamayan kitlesel bir bunama kriziyle mi baş başa kalacak?
Bu sadece basit bir "unutkanlık" meselesi değil. Psikolojik ve felsefi olarak hafıza, kimliğin çimentosudur. Biz, hatırladığımız şeylerin toplamıyızdır. Çocukluk anılarımız, okuduğumuz kitaplardan kalan tortular, tarihten çıkardığımız dersler... Tüm bunlar bizi bir "birey" ve bir "toplum" yapar.
Şimdi ise tüm bu hazineyi sınırları belirsiz bir "buluta" yükledik. Belleğimizi dışsallaştırdıkça, içimizi boşaltıyoruz. Kendi zihnimizde birer kiracıya dönüştük; ev sahibi ise teknoloji şirketleri. Şirketlerin algoritmaları bize neyi hatırlamamız gerektiğini söylüyor, neyi unutmamız gerektiğini dikte ediyor ve biz farkında bile olmadan geçmişimizi manipüle edebiliyor.
Düşünsenize, internette bir bilgi değiştirildiğinde ya da sansürlendiğinde, bizim onu kendi hafızamızla doğrulayacak bir "yedek diskimiz" kalmadı artık. Ekran ne diyorsa doğru kabul etmek zorundayız; çünkü beynimiz bomboş bir levha.
Bugün her şeyi kaydediyoruz: Fotoğraflar, videolar, konumlar, mesajlar... Ama hiçbirini gerçekten "deneyimlemiyor" ve hafızamıza kazımıyoruz. Konserde sahneyi değil, telefonu izleyen o devasa kalabalık aslında anı biriktirmiyor; sadece hafıza sorumluluğunu telefona devrediyor.
Korkarım ki geleceğin insanı, insanlık tarihinin en geniş kütüphanelerine sahip ama kafasının içi bomboş, yönünü bulamayan, geçmişi olmayan birer "dijital amnezi" hastası olacak.
Belki de zihnimizi bu gönüllü bunamadan kurtarmanın tek yolu, arada bir o ekranları kapatıp, kaybolmayı göze alarak yola çıkmak ve zihnimizin o paslanmaya yüz tutmuş kıvrımlarını yeniden zorlamaktır.
Ne dersiniz; yarın sabah ilk iş, en sevdiğimiz insanın telefon numarasını ezberleyerek küçük bir isyan başlatmaya değmez mi?