Orta Doğu'yu anlamaya çalışırken çoğu zaman yanlış yere bakıyoruz. Haritalara bakıyoruz, sınırlara bakıyoruz, anlaşmalara, örgüt isimlerine, liderlere, silahlara, petrol kuyularına ve her gün değişen ittifaklara bakıyoruz. Oysa bütün bunların arkasında çok daha eski ve çok daha acımasız bir gerçek duruyor:
Bu coğrafyada yalnızca topraklar değil, zaman zaman insanların iradeleri de jeopolitik hesapların parçası haline getiriliyor.
Orta Doğu denilen bu kadim, yorgun ve hırpalanmış coğrafyada on yıllardır aynı oyun farklı dekorlarla sahneleniyor. Aktörler değişiyor, sloganlar değişiyor, kullanılan kavramlar değişiyor. Dün “istikrar”, bugün “demokrasi”; dün “güvenlik”, bugün “yerel ortak”; dün “ideolojik mücadele”, bugün “vekalet savaşı” deniliyor fakat sahnenin arkasındaki temel mesele değişmiyor:
Bölgenin tarihsel fay hatları, büyük güçlerin elinde jeopolitik kaldıraçlara dönüştürülebiliyor.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Ayrılıkçı Kürt hareketlerini yalnızca dış güçlerin laboratuvarlarında üretilmiş yapay birer proje olarak açıklamak, bölgenin gerçek sosyolojisini ve tarihsel birikimini inkâr etmek olur. Aynı şekilde bu hareketleri yalnızca kendi iç dinamikleriyle açıklamak da dış müdahalelerin, uluslararası güç rekabetinin ve bölgesel hesapların etkisini görmezden gelmek anlamına gelir. Gerçek, bu iki kolay açıklamanın arasında duruyor.
Bir hareketin yerel ve toplumsal bir zemininin bulunması, onun dış aktörler tarafından araçsallaştırılmayacağı anlamına gelmez.
Hatta tarihin bize öğrettiği daha sert bir gerçek vardır: Bir hareket kendi amaçlarıyla yola çıkabilir; fakat zaman içerisinde kendisini destekleyen görece büyük güçlerin amaçlarıyla kendi hedefleri arasındaki sınırları kaybetmeye başladığında, artık yalnızca kendi hikâyesini yazmıyor demektir. İşte benim asıl üzerinde durduğum mesele budur.
Dün Kartın Adı Farklıydı
İmparatorlukların parçalandığı, yeni devletlerin kurulduğu ve sınırların çoğu zaman bölgenin sosyolojisinden çok dönemin görece büyük güçlerinin güvenlik ve nüfuz hesaplarıyla şekillendiği yüzyılda Ortadoğu'nun temel problemi yalnızca devlet kurmak değildi. Asıl problem, kurulan devletlerin nasıl ayakta tutulacağı ve birbirleriyle nasıl ilişkilendirileceğiydi.
Türkiye, Irak, İran ve Suriye gibi devletlerin her biri farklı tarihsel süreçlerden geçse de ortak bir jeopolitik kaderle karşı karşıya kaldı:
Bu ülkelerin sınırlarının hemen ötesindeki her kırılma, zaman içerisinde kendi iç güvenlik meselesine dönüşebiliyordu.
Bu noktada etnik, mezhepsel ve siyasi fay hatları görece büyük güçlerin müdahale kapasitesini artıran araçlara dönüşebiliyordu. Bunu tek bir merkezden yönetilen kusursuz bir komplonun sonucu olarak okumak da bana göre doğru değil. Çünkü tarih o kadar basit değil.
İngiltere'nin hesabı başka, Fransa'nın hesabı başka, vaktiyle Sovyetler Birliği'nin hesabı başka, Amerika'nın hesabı başka, Rusya'nın hesabı başka olabilir. Hatta aynı aktörün bile farklı dönemlerde aynı örgüt veya hareket konusunda farklı politikalar izlediğini gördük. Dolayısıyla mesele “ipleri tek bir el tutuyor” meselesi değildir. Asıl mesele, farklı ellerin aynı ipi farklı zamanlarda kendi çıkarları için çekebilmesidir. Bu ayrım küçük görünür ama bütün hikâyeyi değiştirir.
Bugün Oyun Neden Daha Karmaşık?
Soğuk Savaş bitti. Dünyanın iki kutuplu düzeni dağıldı ama vekâlet savaşları bitmedi. Tam tersine, teknolojinin, medya düzeninin, özel güvenlik yapılanmalarının, ekonomik yaptırımların ve yerel silahlı aktörlerin güç kazandığı yeni çağda vekâlet savaşları daha karmaşık hale geldi. Artık görece büyük güçlerin her zaman kendi askerini sahaya sürmesine gerek yok.
Yerel aktörleri desteklemek, silahlandırmak, eğitmek, istihbarat sağlamak, diplomatik meşruiyet kazandırmak veya uluslararası kamuoyunda belirli bir anlatıyı öne çıkarmak çoğu zaman daha düşük maliyetli bir yöntem.
İşte burada ayrılıkçı kürt örgütlerinin farklı coğrafyalardaki uzantıları veya bağlantılı yapılanmaları meselesi yalnızca Türkiye'nin terörle mücadele başlığı olmaktan çıkıp daha geniş bir jeopolitik denklem içerisine giriyor. Suriye bunun en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Irak zaten uzun yıllardır bu denklemin önemli sahalarından biri. İran açısından da sınır güvenliği, ayrılıkçı kürt silahlı yapılanmaları ve bölgesel güç rekabeti birbirinden bağımsız başlıklar değil.
Türkiye açısından ise mesele çok daha doğrudan: Kendi sınırlarının hemen ötesinde silahlı, siyasi ve idari kapasite kazanmış bir yapının kalıcılaşması, yalnızca dış politika problemi değil, doğrudan ulusal güvenlik problemidir.
Burada görece büyük güçlerin hesapları da birbirinden ayrılıyor. Bir güç için mesele görece IŞİD'e karşı sahada etkili bir kara ortağı bulmak olabilir. Bir başkası için Şam üzerindeki nüfuzunu artırmak olabilir. Bir diğeri için İran'ın bölgesel kapasitesini sınırlamak olabilir. Bir başka aktör için enerji, ulaşım veya sınır güvenliği öncelikli hale gelebilir. Yani aynı aktör, farklı güçler tarafından aynı nedenle desteklenmek zorunda değildir.
Jeopolitikte bazen ortak düşman, ortak dosttan daha güçlü bir ittifak sebebidir.
“Vekil” Olmak, Kukla Olmak Değildir
Burada bir başka yanlış anlamayı da düzeltmek gerekiyor. Bir yapının “vekil aktör” olarak kullanılması, onun bütün kararlarını dışarıdan aldığı anlamına gelmez. Yerel aktörlerin kendi hesapları vardır. Kendi kadroları vardır. Kendi ideolojileri vardır. Kendi toplumsal tabanları vardır. Kendi gelecek tasavvurları vardır. Dolayısıyla görece büyük güçlerle kurulan ilişkiler çoğu zaman tek taraflı bir emir komuta ilişkisi değil, karşılıklı çıkarların kesiştiği pragmatik bir ortaklıktır.
Görece büyük güç yerel aktörü kullanır. Yerel aktör de görece büyük gücü kullanır. Görece büyük güç kendi hedefi için silah verir. Yerel aktör bunu kendi siyasi hedefini büyütmek için kullanır. Görece büyük güç bölgesel rakibini dengelemek ister. Yerel aktör bu desteği kendi meşruiyetini artırmak için kullanır ve bir süre sonra ortaya son derece tehlikeli bir durum çıkar:
Taraflar birbirlerine ihtiyaç duydukları için birbirlerinin amaçlarını olduğundan daha uyumlu görmeye başlarlar. İşte jeopolitik rehin alma hikâyesi tam da burada başlar.
Asıl Mesele Enerji mi, Koridor mu, Güvenlik mi?
Bugün Ortadoğu'daki hiçbir gelişmeyi yalnızca petrol veya doğal gaz üzerinden açıklamak da artık yeterli değil. Evet enerji önemlidir ama enerji kadar ulaşım yolları, ticaret koridorları, limanlar, sınır geçişleri, su kaynakları, askeri üsler, hava sahaları ve lojistik hatlar da önemlidir.
Basra Körfezi'nden Akdeniz'e, Irak'tan Suriye'ye, Türkiye'den Avrupa'ya uzanan her güzergâh yalnızca ekonomik bir çizgi değildir. Aynı zamanda stratejik bir hayat damarıdır.
Bir koridoru kontrol etmek, yalnızca üzerinden geçen malın kontrolünü ele geçirmek değildir. Bazen o koridorun geçtiği coğrafyada kimin siyasi ağırlığının artacağını da belirlemek anlamına gelir. Bu nedenle Ortadoğu'daki sınır bölgeleri, çöl alanları, dağlık kuşaklar ve ulaşım hatları bir anda dünya siyasetinin merkezine oturabiliyor.
Bugün “yerel ortak” olarak tanımlanan bir yapı, yarın bir sınır güvenliği unsuru, ertesi gün bir siyasi pazarlık kozu, daha sonra ise bir bölgesel nüfuz aracına dönüşebiliyor. Bakın aktörün adı değişmiyor; aktörün jeopolitik değeri değişiyor.
En Büyük Yanılgı Burada Başlıyor
Ayrılıkçı hareketlerin bazı karar vericileri zaman zaman kendilerini uluslararası sistemde bağımsız bir stratejik aktör olarak görebiliyor. Oysa burada çok tehlikeli bir yanılsama var. Bir görece büyük güçle ortaklık kurmak, o görece büyük gücün seni stratejik olarak eşit gördüğü anlamına gelmez. Silah desteği, siyasi destek, diplomatik koruma veya uluslararası görünürlük; kalıcı ittifak garantisi değildir. Unutulmamalıdır ki devletler dostluklarını değil, çıkarlarını korurlar ve çıkarların değiştiği gün, dün “vazgeçilmez ortak” olarak sunulan aktör bir anda “yeni denklemin sorunu” haline gelebilir. İlgililer çok iyi bilir ki Ortadoğu'nun tarihi bunun örnekleriyle doludur. Bu nedenle asıl soru şudur: Kendisine destek veren güçlerin desteği kesildiğinde bir hareket ne kadar kendi ayakları üzerinde durabiliyor ya da durabilir? Bu soru yalnızca ayrılıkçı kürt hareketleri için değil, Ortadoğu'daki bütün vekil aktörler için geçerlidir. Çünkü vekâlet savaşlarının en acı gerçeği şudur: Vekil, kendisini kullanan gücün savaşı bitirdiği gün kendi savaşının ortasında kalabilir ya da kesinlikle kalır mı deseydim.
Peki Bölge İnsanı?
İşte meselenin en fazla ihmal edilen tarafı burası. Görece büyük güçlerin haritaları vardır. Devletlerin güvenlik hesapları vardır. Örgütlerin ideolojileri vardır ama bütün bu hesapların ortasında yaşayan insanların da bir hayatı vardır.
Bir köyün boşaltılması, bir ailenin parçalanması, bir gencin dağa çıkması, bir başka gencin askere gitmesi, bir annenin yıllarca haber beklemesi, bir şehrin ekonomik olarak geri kalması; Washington'daki, Moskova'daki, Tahran'daki, Londra’daki veya başka başkentlerdeki strateji masalarında birer rakam gibi görülebilir fakat sahada bunların her birinin bir adı vardır. Bu nedenle ayrılıkçı kürt meselesini yalnızca “dış güçlerin oyunu” diyerek açıklamak da yanlıştır. Çünkü bölgedeki Kürt toplumlarının tarihsel, kültürel, siyasi ve ekonomik talepleri görece gerçektir fakat aynı derecede yanlış olan başka bir yaklaşım daha vardır: Bu görece gerçek taleplerin hiçbir zaman dış güçler tarafından araçsallaştırılmadığını düşünmek ya da buna inanmak...
Gerçekçi bir analiz ikisini aynı anda görebilmelidir. Bir toplumun görece meşru talepleri olabilir. Bir örgüt bu talepleri kendi ideolojisi doğrultusunda kullanabilir. Bir devlet bu örgütü güvenlik tehdidi olarak görebilir. Bir başka devlet aynı örgütü rakibine karşı araç olarak kullanabilir ve bütün bunlar aynı anda gerçekleşebilir. Ortadoğu'nun trajedisi biraz da budur.
Türkiye Açısından Asıl Sınav
Türkiye'nin önündeki mesele artık yalnızca terör örgütleriyle mücadele etmek değildir. Asıl mesele, Türkiye'nin kendi güvenlik sorunlarının başkalarının bölgesel hesaplarının parçası haline gelmesini engellemektir. Bunun yolu da sadece askeri güçten geçmez. Askeri güç gereklidir; fakat tek başına yeterli değildir. Ekonomik kapasite gerekir. Diplomatik kapasite gerekir. Sınır ötesindeki gelişmeleri doğru okuyabilmek gerekir. Irak, Suriye ve İran sahalarındaki dengeleri birbirinden kopuk görmemek gerekir. En önemlisi de Türkiye'nin kendi içindeki toplumsal bütünlüğü güçlendirmesi ve demografik hamlelerini yapması gerekir. Çünkü dışarıdan kullanılabilecek en güçlü jeopolitik kaldıraç, çoğu zaman içerideki fay hattıdır.
Bakın; bir ülkenin dışarıdan parçalanabilmesi için önce içeride parçalanabilir hale gelmesi gerekir.
Bu nedenle Türkiye'nin asıl stratejik hedefi yalnızca bir örgütün silah bırakması değil; o örgütün silahlı, siyasi, ekonomik, lojistik ve uluslararası kapasitesini yeniden üretemeyeceği bir düzen kurabilmektir.
Silahın susması önemlidir ama silahın susması ile sorunun bitmesi aynı şey değildir. Çünkü örgütler bazen silahlarını kaybedip siyasal, ekonomik veya uluslararası ağlarını koruyabilirler. Bu nedenle başarı ölçüsü geçici sessizlik değil, kalıcı kapasite kaybıdır ya da sıfırlanması mı deseydim.
Büyük Resim Aslında Bundan İbaret
Dün ayrılıkçı kart, bölgesel devletleri içeride meşgul etmek için kullanılıyordu, ki hâlâ kullanılmaya devam edilirken bugün aynı kart; güvenlik, vekâlet savaşı, nüfuz alanı, koridor siyaseti ve bölgesel dengeleme amacıyla farklı aktörlerin elinde farklı biçimlerde de kullanılabiliyor. Bakın burada bir komplo masalı anlatmıyorum daha tehlikeli bir şeyden söz ediyorum: Çıkarların kesişmesinden. Çünkü bazen dünyayı değiştiren şey tek bir merkezden verilen emir değildir. Bazen birbirinden bağımsız aktörlerin kendi çıkarlarının aynı noktada kesişmesidir.
Birinin güvenlik ihtiyacı diğerinin siyasi hedefiyle örtüşür. Birinin bölgesel rakibi diğerinin stratejik düşmanıdır. Birinin ihtiyacı olan kara gücü, diğerinin uluslararası meşruiyet arayışına dönüşür ve sonunda ortaya herkesin kendi hesabını yaptığı, fakat bedelini çoğu zaman coğrafyada yaşayan insanların ödediği bir denklem çıkar. Benim “jeopolitik rehin alma” dediğim şey tam olarak budur.
Demem o ki ; coğrafyanın insanları, kendi geleceklerinin sahibi olmak isterken; görece büyük güçlerin hesaplarında zaman zaman birer stratejik değişkene dönüşüyor. Fakat bu hikâyenin belki de en acı tarafı, dış güçlerin birilerini kullanmasından daha ötededir. Asıl tehlike, kullanılan aktörün bir süre sonra kendisini kullanan gücün çıkarıyla kendi çıkarını birbirinden ayıramaz hale gelmesidir. İşte o noktada vekil ile sahibi arasındaki sınır silinir ve tarih, çoğu zaman şu acı gerçeği hatırlatır: Görece büyük güçler oyunu bitirdiğinde, oyunun taşları yerinde kalmaz; çoğu zaman yalnızca coğrafya kalır.
Haritalar yeniden çizilir. İttifaklar değişir. Başkentler başka hesaplara yönelir. Dün “stratejik ortak” denilen aktör, bugün başka bir başlığın altında anılabilir ama geride kalan halklar, şehirler, dağlar ve sınırlar aynı coğrafyanın üzerinde yaşamaya devam eder. Bu yüzden Ortadoğu'yu anlamanın yolu yalnızca “İpleri kim tutuyor?” diye sormaktan geçmiyor. Belki daha doğru soru şudur: İpler kimin elinde olursa olsun, neden bu coğrafyanın insanları hâlâ başkasının oyununda figüran olmak zorunda kalıyor? Çünkü asıl mesele örgütler değildir. Asıl mesele yalnızca devletler de değildir. Asıl mesele, coğrafyanın kendi kaderini tayin etme kapasitesidir. Ve Ortadoğu'nun en büyük mücadelesi belki de tam olarak budur. Başkasının hesabında kullanılan bir coğrafya olmaktan çıkıp, kendi hesabını yazabilen bir coğrafyaya dönüşebilmek. Peki bu mümkün mü? Elbette! Ancak Allah’ın ipine sarılarak...