Gürkan Karaçam
Köşe Yazarı
Gürkan Karaçam
 

DEVLET AKLINA KATKI PROJESİ: GÖRÜNMEYEN ALANLARDA KALICI GÜÇ ÜRETME MİMARİSİ

Şunu en baştan net söyleyeyim: Ben bu metni birilerini suçlamak için yazmıyorum. Ne “yanlış yapıyorsunuz” demek için, ne de “ben daha iyi bilirim” diye konuşmak için… Böyle bir dilin devlete de millete de faydası olmaz. Ama aynı şekilde kendimizi küçülterek, “biz kimiz ki” diye geri çekilerek de konuşmam. Çünkü bu ülkenin en pahalı kayıpları; kimsenin kötülüğünden değil, çoğu zaman iyi niyetle yapılan işlerin yan etkilerinin geç fark edilmesinden doğuyor. Benim derdim iyi niyeti büyütmek, iyi niyeti daha uzun ömürlü hâle getirmek, iyi niyetin maliyetini düşürmek. Bayrak ve vatan kelimelerini duyunca metiyeler düzmek kolaydır. Şiir okuyarak duyguyu yükseltmek de kolaydır. Ama vatan dediğimiz şey duygu ile sevilir; akıl ile korunur. Sadece sevgiyle korunmaz. Çünkü sevgi bir yakıt gibidir; yakar, ısıtır, motive eder. Ama tek başına yön vermez. Yön, akıldan gelir. Ve devlet dediğimiz organizma, “çok sevdik” diye ayakta kalmaz; “doğru zamanda doğru yerde doğru kararı verdik” diye ayakta kalır. Benim vatan tarifim basittir ama ağırdır: Vatan, bir toprağın üstünde durmak değil; o toprağın üstünde irade gösterebilmektir. İrade, sadece meydanda slogan atmak değildir; irade, karmaşık sistemleri yönetebilme disiplinidir. İrade; eğitimde, hukukta, ekonomide, sağlıkta, çevrede, güvenlikte, istihbaratta, kognitif mimaride aynı anda süreklilik üretebilmektir. İşte ben bu metni tam da bu yüzden “duyguyu küçümsemek” için değil, duyguyu kurumsal güce dönüştürmek için yazıyorum. Şimdi asıl meseleye geleyim: Devlet niye yoruluyor? Benim gördüğüm şu: Devlet çoğu zaman zayıf olduğu için değil, çok iş yaptığı için yoruluyor. Devlet sahada güçlü; refleks üretebiliyor, kriz yönetebiliyor, hamle yapabiliyor. Ama dünya öyle bir yere geldi ki artık krizler tek tek gelmiyor. Krizler birbirine eklemleniyor. Bugün ekonomi konuşurken güvenliği etkiliyorsun. Güvenliği konuşurken hukuku etkiliyorsun. Hukuku konuşurken toplumun zihnini etkiliyorsun. Toplumun zihnini etkilerken eğitimi etkiliyorsun. Eğitimdeki bir zayıflık üç yıl sonra ekonomide verimsizlik, beş yıl sonra hukuka güvensizlik, yedi yıl sonra güvenlikte maliyet olarak geri dönüyor. Yani mesele “şimdi ne yaptık?” değil; “şimdi yaptığımız şey, üç yıl sonra nerede patlayacak?” meselesi. Benim bu projeyle önerdiğim şey yeni bakanlıklar, yeni tabelalar, yeni bürokrasi değil. Tam tersine. Benim önerdiğim şey, mevcut kurumlardan bağımsız olmayan ama onların üstünde bir denetim şapkası gibi de durmayan, kimsenin alanına girmeyen; sadece karar öncesinde sessiz bir uyarı üreten bir “akıl katmanı.” Ben buna “GÖRÜNMEYEN MALİYET OKUMASI” diyorum. Çünkü devletler genellikle görüneni ölçer. Büyüme, enflasyon, suç oranı, operasyon sayısı, okul sayısı… Bunlar görülür. Ama asıl tehlike görülmeyen maliyettir: Algıdaki yıpranma, güvenin erimesi, normalleşen çarpıklıklar, alışılan adaletsizlik hissi, kurumlar arası dil kopukluğu, toplumsal yorgunluk. Bunlar istatistiğe zor girer ama devleti içten içe zayıflatır. Şimdi bakın, bir kararın doğru olup olmadığına hemen karar veremeyiz. Çünkü bazı kararlar bugün doğru görünür ama yarın bir alışkanlık üretir. Alışkanlık üretince de toplumun davranışını değiştirir. Davranış değişince kurumların yükü değişir. Kurumların yükü değişince devletin maliyeti değişir. Dolayısıyla kararın “doğruluğu” tek bir günün sonucu değil, uzun vadeli yankısıdır. Bu yüzden ben diyorum ki her kritik karar için, kararı almadan önce şu tek soru disiplin hâline gelmeli: “Bu kararın üç-beş yıl sonra hangi alanda yan etkisi olur?” Yan etkiyi okumayan devlet, sonuçla avunur; ama bedelle yüzleşir. Somut örnek vereyim. Diyelim ki kamu yönetiminde hızlı çözüm üretmek için bazı süreçleri kısalttın. Bugün hız kazanırsın. Ama eğer bu hız, şeffaflık ve öngörülebilirlikten yerse, iki yıl sonra vatandaş “bu işin kuralı yok” demeye başlar. “Kuralı yok” duygusu hukuka güveni azaltır. Hukuka güven azalınca insanlar hakkını aramak yerine “tanıdık bulma” refleksine döner. Tanıdık arayan toplumda liyakat aşınır. Liyakat aşınınca kurumların performansı düşer. Performans düşünce ekonomi yavaşlar. Ekonomi yavaşlayınca toplumsal sabır eşiği düşer. Sabır eşiği düşünce güvenlik maliyeti artar. Bakın: Bir yönetim hızlandırma kararı, eğer denge kurulmazsa, beş yıl sonra güvenlik maliyetine dönüşebilir. Bu zinciri görmek “çok zeki olmak” değil; “sistem gibi düşünmek”tir. Ben tam da bu yüzden kognitif mimariyi merkeze alıyorum. Çünkü toplumun zihni dağınıksa, devletin eli de dağınık olur. Zihin dediğim şey soyut bir şey değil. Zihin, toplumun neyi normal kabul ettiği, neyi sorguladığı, neyi kabullendiği, neye öfkelendiği, neyi umursamadığıdır. Bir ülkede adaletsizlik tartışılıyorsa, bu iyi bir şey olabilir. Çünkü tartışma, hâlâ vicdanın canlı olduğunu gösterir. Ama adaletsizlik konuşulmuyorsa, orada ya adalet yerleşmiştir ya da toplum alışmıştır. Adalet yerleştiyse ne âlâ; ama toplum alıştıysa, işte o zaman tehlike büyüktür. Çünkü alışılan yanlış, düzeltilmesi en zor yanlıştır. Devletler en çok alışılmış yanlışların maliyetini öder. Bu yüzden sahaya dönük çok net bir şey öneriyorum: Toplumun alışkanlıklarını ve kör noktalarını düzenli ölçen bir erken uyarı sistemi. Bu bir propaganda değil. Bu bir manipülasyon değil. Bu; devletin kendi toplumunu anlaması, toplumun hangi alanlarda yorulduğunu görmesi, hangi alanlarda tepkisizleştiğini fark etmesi. Çünkü tehlike bazen bağırarak gelmez. Tehlike, insanların “boş ver” demesiyle gelir. “Boş ver” bir cümle değildir; bir çözülme işaretidir. Eğitim meselesine gelelim. Ben eğitim konuşulunca müfredat kavgalarından yoruldum. Çünkü müfredat kavgası çoğu zaman ideolojiktir. Oysa eğitim dediğimiz şey, devletin gelecekteki karar kapasitesidir. Bir ülke çocuklarına düşünmeyi öğretmiyorsa, yarın kriz çıktığında sadece slogan üretir. Slogan krizi çözmez. Krizi çözmek, problem çözme yeteneğidir. Problem çözme yeteneği, analitik düşünmedir. Analitik düşünme ise matematik gibi bir disiplinle, mantık gibi bir altyapıyla, hukuk gibi bir muhakeme diliyle, ekonomi gibi bir neden-sonuç zinciriyle büyür. Benim önerim şu: Eğitimde “bilgi”yi değil, “akıl yetkinliği”ni standart hâline getirmek. Bu çok somut bir şeydir. Mesela ortaokuldan itibaren her öğrencinin; problem tanımı, varsayım kurma, veri okuma, çıkarım yapma, yanılgı tespiti gibi becerilerle mezun olması. Bu beceriler olmazsa, toplumun en zeki çocukları bile yanlış yere bağlanır. Çünkü zeka tek başına yeterli değildir; zeka disiplin ister. Hukuka gelelim. Hukuk meselesinde ben çok basit bir şey söylüyorum: Hukukun gücü, sertliğinde değil; öngörülebilirliğindedir. İnsanlar “hakkım var mı” kadar “hakkım korunur mu” sorusunu sorar. Ama daha da önemlisi, “hak kime göre korunuyor?” sorusunu sorar. Bu soru toplumsal güveni kemirir. Toplumsal güven kemirilince, devletin her işi daha pahalı olur. Çünkü güvenin olmadığı yerde denetim artar, kontrol artar, güvenlik maliyeti artar, bürokrasi artar. Güven, devletin en ucuz kaynaklarından biridir. Güven kaybolunca, devlet her işi daha pahalıya yapmak zorunda kalır. Bu yüzden hukukun öngörülebilirliği bir adalet meselesi olduğu kadar, bir ekonomi ve güvenlik meselesidir. Ekonomi… Ekonomide ben büyüme masallarıyla ilgilenmiyorum. Ben dayanıklılıkla ilgileniyorum. Çünkü büyüme her zaman olabilir; ama kriz geldiğinde ayakta kalan dayanıklıdır. Dayanıklılık, kritik alanlarda bağımlılığı azaltmaktır. Enerji, gıda, veri, teknoloji… Bugün bir ülke verisini yönetemiyorsa, sadece bir teknoloji sorunu yaşamaz; bir egemenlik sorunu yaşar. Çünkü veri yönetimi, karar yönetimidir. Kararını başkasının platformunda, başkasının algoritmasında üretiyorsan, o kararın bağımsızlığı tartışmalıdır. Bu yüzden ekonomik politikaların “jeopolitik stres testinden” geçirilmesini öneriyorum. Yani her ekonomik kararın, kriz anında dış politika ve iç güvenlik üzerindeki etkisini ölçmek. Bu, ekonomi yönetiminin işini zorlaştırmaz; tam tersine karar vericinin elini güçlendirir. Çünkü kriz anında sürpriz yaşamazsın. Sağlık ve çevre… Bunlar da benim için “yan başlık” değil. Bunlar devlet sürekliliği meselesidir. Sağlık sistemi sadece hastayı iyileştirme sistemi değildir; kriz anında toplumu sakin tutma sistemidir. Çevre sadece yeşil politika değildir; gıda güvenliği, su güvenliği, göç yönetimi ve uzun vadeli üretim kapasitesidir. Çevre bozulunca sadece doğa bozulmaz; geleceğin ekonomisi ve güvenliği bozulur. Bu yüzden çevreyi stratejik bir alan olarak okumak gerekir. Ulusal güvenlik başlığına gelince… Güvenliği sadece silah, sınır, operasyon üzerinden konuşmak eksiktir. Güvenlik, aynı zamanda hukuk güvenliğidir, ekonomik güvenliktir, zihinsel güvenliktir. Ama burada bir tehlike daha var: Her şeyi güvenlik diye etiketlersen devleti hantallaştırırsın. Bu yüzden benim önerim “güvenliği genişletmek” değil, “güvenliği derinleştirmek.” Yani askeri, ekonomik, hukuki ve zihinsel riskleri aynı tabloda görmek; ama hepsini aynı ağırlıkla değil, doğru ağırlıkla değerlendirmek. Böylece refleks azalır, öngörü artar. Öngörü artınca devlet daha az yorulur. Bakın, ben bu metni yazarken büyük cümleler kurabilirdim. Kurmuyor değilim; ama büyük cümleler yerine taşınabilir cümleler kurmak istiyorum. Çünkü devlet aklı gösterişi sevmez. Devlet aklı netlik ister. Benim iddiam şu: Vatan sevgisi, “çok sevdim” cümlesi değildir. Vatan sevgisi, “hangi alanda eksiğiz ve ben orada ne yük alacağım” sorusudur. Bayrak sevgisi, bayrağı öpüp alnına koymakla bitmez. Bayrak sevgisi, bayrağın gölgesinde yaşayanların adaletini, refahını, güvenliğini, aklını, geleceğini taşımaktır. Ve en sonunda şunu söylerim: Bu proje bir çağrı değil. Bir vitrin hiç değil. Bu proje, devletin yükünü azaltacak bir akıl mimarisi teklifidir. Mütevazıdır; çünkü mütevazı akıl daha uzun yaşar. Ama iddiasız değildir; çünkü bu ülke iddiasız yaşayamıyor. İddia bağırarak değil; sistem kurarak taşınır. Eğer bir gün “bayrak ve vatan” deyince gerçekten metiye dizmek istiyorsak, bunu en doğru şekilde şöyle yaparız: Şiir okuruz, evet; çünkü ruh lazımdır. Ama şiiri bitirdiğimiz yerde iş başlar. Çünkü vatan, şiirin bittiği yerde başlar. Orada eğitim başlar, hukuk başlar, ekonomi başlar, istihbarat başlar, çevre başlar, sağlık başlar, ulusal güvenlik başlar. Yani vatan, duygunun bittiği yerde aklın başladığı yerdir.  
Ekleme Tarihi: 02 Şubat 2026 -Pazartesi
Gürkan Karaçam

DEVLET AKLINA KATKI PROJESİ: GÖRÜNMEYEN ALANLARDA KALICI GÜÇ ÜRETME MİMARİSİ

Şunu en baştan net söyleyeyim: Ben bu metni birilerini suçlamak için yazmıyorum. Ne “yanlış yapıyorsunuz” demek için, ne de “ben daha iyi bilirim” diye konuşmak için… Böyle bir dilin devlete de millete de faydası olmaz. Ama aynı şekilde kendimizi küçülterek, “biz kimiz ki” diye geri çekilerek de konuşmam. Çünkü bu ülkenin en pahalı kayıpları; kimsenin kötülüğünden değil, çoğu zaman iyi niyetle yapılan işlerin yan etkilerinin geç fark edilmesinden doğuyor. Benim derdim iyi niyeti büyütmek, iyi niyeti daha uzun ömürlü hâle getirmek, iyi niyetin maliyetini düşürmek.

Bayrak ve vatan kelimelerini duyunca metiyeler düzmek kolaydır. Şiir okuyarak duyguyu yükseltmek de kolaydır. Ama vatan dediğimiz şey duygu ile sevilir; akıl ile korunur. Sadece sevgiyle korunmaz. Çünkü sevgi bir yakıt gibidir; yakar, ısıtır, motive eder. Ama tek başına yön vermez. Yön, akıldan gelir. Ve devlet dediğimiz organizma, “çok sevdik” diye ayakta kalmaz; “doğru zamanda doğru yerde doğru kararı verdik” diye ayakta kalır.

Benim vatan tarifim basittir ama ağırdır: Vatan, bir toprağın üstünde durmak değil; o toprağın üstünde irade gösterebilmektir. İrade, sadece meydanda slogan atmak değildir; irade, karmaşık sistemleri yönetebilme disiplinidir. İrade; eğitimde, hukukta, ekonomide, sağlıkta, çevrede, güvenlikte, istihbaratta, kognitif mimaride aynı anda süreklilik üretebilmektir. İşte ben bu metni tam da bu yüzden “duyguyu küçümsemek” için değil, duyguyu kurumsal güce dönüştürmek için yazıyorum.

Şimdi asıl meseleye geleyim: Devlet niye yoruluyor? Benim gördüğüm şu: Devlet çoğu zaman zayıf olduğu için değil, çok iş yaptığı için yoruluyor. Devlet sahada güçlü; refleks üretebiliyor, kriz yönetebiliyor, hamle yapabiliyor. Ama dünya öyle bir yere geldi ki artık krizler tek tek gelmiyor. Krizler birbirine eklemleniyor. Bugün ekonomi konuşurken güvenliği etkiliyorsun. Güvenliği konuşurken hukuku etkiliyorsun. Hukuku konuşurken toplumun zihnini etkiliyorsun. Toplumun zihnini etkilerken eğitimi etkiliyorsun. Eğitimdeki bir zayıflık üç yıl sonra ekonomide verimsizlik, beş yıl sonra hukuka güvensizlik, yedi yıl sonra güvenlikte maliyet olarak geri dönüyor. Yani mesele “şimdi ne yaptık?” değil; “şimdi yaptığımız şey, üç yıl sonra nerede patlayacak?” meselesi.

Benim bu projeyle önerdiğim şey yeni bakanlıklar, yeni tabelalar, yeni bürokrasi değil. Tam tersine. Benim önerdiğim şey, mevcut kurumlardan bağımsız olmayan ama onların üstünde bir denetim şapkası gibi de durmayan, kimsenin alanına girmeyen; sadece karar öncesinde sessiz bir uyarı üreten bir “akıl katmanı.” Ben bunaGÖRÜNMEYEN MALİYET OKUMASIdiyorum. Çünkü devletler genellikle görüneni ölçer. Büyüme, enflasyon, suç oranı, operasyon sayısı, okul sayısı… Bunlar görülür. Ama asıl tehlike görülmeyen maliyettir: Algıdaki yıpranma, güvenin erimesi, normalleşen çarpıklıklar, alışılan adaletsizlik hissi, kurumlar arası dil kopukluğu, toplumsal yorgunluk. Bunlar istatistiğe zor girer ama devleti içten içe zayıflatır.

Şimdi bakın, bir kararın doğru olup olmadığına hemen karar veremeyiz. Çünkü bazı kararlar bugün doğru görünür ama yarın bir alışkanlık üretir. Alışkanlık üretince de toplumun davranışını değiştirir. Davranış değişince kurumların yükü değişir. Kurumların yükü değişince devletin maliyeti değişir. Dolayısıyla kararın “doğruluğu” tek bir günün sonucu değil, uzun vadeli yankısıdır. Bu yüzden ben diyorum ki her kritik karar için, kararı almadan önce şu tek soru disiplin hâline gelmeli: “Bu kararın üç-beş yıl sonra hangi alanda yan etkisi olur?Yan etkiyi okumayan devlet, sonuçla avunur; ama bedelle yüzleşir.

Somut örnek vereyim. Diyelim ki kamu yönetiminde hızlı çözüm üretmek için bazı süreçleri kısalttın. Bugün hız kazanırsın. Ama eğer bu hız, şeffaflık ve öngörülebilirlikten yerse, iki yıl sonra vatandaş “bu işin kuralı yok” demeye başlar. “Kuralı yok” duygusu hukuka güveni azaltır. Hukuka güven azalınca insanlar hakkını aramak yerine “tanıdık bulma” refleksine döner. Tanıdık arayan toplumda liyakat aşınır. Liyakat aşınınca kurumların performansı düşer. Performans düşünce ekonomi yavaşlar. Ekonomi yavaşlayınca toplumsal sabır eşiği düşer. Sabır eşiği düşünce güvenlik maliyeti artar. Bakın: Bir yönetim hızlandırma kararı, eğer denge kurulmazsa, beş yıl sonra güvenlik maliyetine dönüşebilir. Bu zinciri görmek “çok zeki olmak” değil; “sistem gibi düşünmek”tir.

Ben tam da bu yüzden kognitif mimariyi merkeze alıyorum. Çünkü toplumun zihni dağınıksa, devletin eli de dağınık olur. Zihin dediğim şey soyut bir şey değil. Zihin, toplumun neyi normal kabul ettiği, neyi sorguladığı, neyi kabullendiği, neye öfkelendiği, neyi umursamadığıdır. Bir ülkede adaletsizlik tartışılıyorsa, bu iyi bir şey olabilir. Çünkü tartışma, hâlâ vicdanın canlı olduğunu gösterir. Ama adaletsizlik konuşulmuyorsa, orada ya adalet yerleşmiştir ya da toplum alışmıştır. Adalet yerleştiyse ne âlâ; ama toplum alıştıysa, işte o zaman tehlike büyüktür. Çünkü alışılan yanlış, düzeltilmesi en zor yanlıştır. Devletler en çok alışılmış yanlışların maliyetini öder.

Bu yüzden sahaya dönük çok net bir şey öneriyorum: Toplumun alışkanlıklarını ve kör noktalarını düzenli ölçen bir erken uyarı sistemi. Bu bir propaganda değil. Bu bir manipülasyon değil. Bu; devletin kendi toplumunu anlaması, toplumun hangi alanlarda yorulduğunu görmesi, hangi alanlarda tepkisizleştiğini fark etmesi. Çünkü tehlike bazen bağırarak gelmez. Tehlike, insanların “boş ver” demesiyle gelir. “Boş ver” bir cümle değildir; bir çözülme işaretidir.

Eğitim meselesine gelelim. Ben eğitim konuşulunca müfredat kavgalarından yoruldum. Çünkü müfredat kavgası çoğu zaman ideolojiktir. Oysa eğitim dediğimiz şey, devletin gelecekteki karar kapasitesidir. Bir ülke çocuklarına düşünmeyi öğretmiyorsa, yarın kriz çıktığında sadece slogan üretir. Slogan krizi çözmez. Krizi çözmek, problem çözme yeteneğidir. Problem çözme yeteneği, analitik düşünmedir. Analitik düşünme ise matematik gibi bir disiplinle, mantık gibi bir altyapıyla, hukuk gibi bir muhakeme diliyle, ekonomi gibi bir neden-sonuç zinciriyle büyür. Benim önerim şu: Eğitimde “bilgi”yi değil, “akıl yetkinliği”ni standart hâline getirmek. Bu çok somut bir şeydir. Mesela ortaokuldan itibaren her öğrencinin; problem tanımı, varsayım kurma, veri okuma, çıkarım yapma, yanılgı tespiti gibi becerilerle mezun olması. Bu beceriler olmazsa, toplumun en zeki çocukları bile yanlış yere bağlanır. Çünkü zeka tek başına yeterli değildir; zeka disiplin ister.

Hukuka gelelim. Hukuk meselesinde ben çok basit bir şey söylüyorum: Hukukun gücü, sertliğinde değil; öngörülebilirliğindedir. İnsanlar “hakkım var mı” kadar “hakkım korunur mu” sorusunu sorar. Ama daha da önemlisi, “hak kime göre korunuyor?” sorusunu sorar. Bu soru toplumsal güveni kemirir. Toplumsal güven kemirilince, devletin her işi daha pahalı olur. Çünkü güvenin olmadığı yerde denetim artar, kontrol artar, güvenlik maliyeti artar, bürokrasi artar. Güven, devletin en ucuz kaynaklarından biridir. Güven kaybolunca, devlet her işi daha pahalıya yapmak zorunda kalır. Bu yüzden hukukun öngörülebilirliği bir adalet meselesi olduğu kadar, bir ekonomi ve güvenlik meselesidir.

Ekonomi… Ekonomide ben büyüme masallarıyla ilgilenmiyorum. Ben dayanıklılıkla ilgileniyorum. Çünkü büyüme her zaman olabilir; ama kriz geldiğinde ayakta kalan dayanıklıdır. Dayanıklılık, kritik alanlarda bağımlılığı azaltmaktır. Enerji, gıda, veri, teknoloji… Bugün bir ülke verisini yönetemiyorsa, sadece bir teknoloji sorunu yaşamaz; bir egemenlik sorunu yaşar. Çünkü veri yönetimi, karar yönetimidir. Kararını başkasının platformunda, başkasının algoritmasında üretiyorsan, o kararın bağımsızlığı tartışmalıdır. Bu yüzden ekonomik politikaların “jeopolitik stres testinden” geçirilmesini öneriyorum. Yani her ekonomik kararın, kriz anında dış politika ve iç güvenlik üzerindeki etkisini ölçmek. Bu, ekonomi yönetiminin işini zorlaştırmaz; tam tersine karar vericinin elini güçlendirir. Çünkü kriz anında sürpriz yaşamazsın.

Sağlık ve çevre… Bunlar da benim için “yan başlık” değil. Bunlar devlet sürekliliği meselesidir. Sağlık sistemi sadece hastayı iyileştirme sistemi değildir; kriz anında toplumu sakin tutma sistemidir. Çevre sadece yeşil politika değildir; gıda güvenliği, su güvenliği, göç yönetimi ve uzun vadeli üretim kapasitesidir. Çevre bozulunca sadece doğa bozulmaz; geleceğin ekonomisi ve güvenliği bozulur. Bu yüzden çevreyi stratejik bir alan olarak okumak gerekir.

Ulusal güvenlik başlığına gelince… Güvenliği sadece silah, sınır, operasyon üzerinden konuşmak eksiktir. Güvenlik, aynı zamanda hukuk güvenliğidir, ekonomik güvenliktir, zihinsel güvenliktir. Ama burada bir tehlike daha var: Her şeyi güvenlik diye etiketlersen devleti hantallaştırırsın. Bu yüzden benim önerim “güvenliği genişletmek” değil, “güvenliği derinleştirmek.” Yani askeri, ekonomik, hukuki ve zihinsel riskleri aynı tabloda görmek; ama hepsini aynı ağırlıkla değil, doğru ağırlıkla değerlendirmek. Böylece refleks azalır, öngörü artar. Öngörü artınca devlet daha az yorulur.

Bakın, ben bu metni yazarken büyük cümleler kurabilirdim. Kurmuyor değilim; ama büyük cümleler yerine taşınabilir cümleler kurmak istiyorum. Çünkü devlet aklı gösterişi sevmez. Devlet aklı netlik ister. Benim iddiam şu: Vatan sevgisi, “çok sevdim” cümlesi değildir. Vatan sevgisi, “hangi alanda eksiğiz ve ben orada ne yük alacağım” sorusudur. Bayrak sevgisi, bayrağı öpüp alnına koymakla bitmez. Bayrak sevgisi, bayrağın gölgesinde yaşayanların adaletini, refahını, güvenliğini, aklını, geleceğini taşımaktır.

Ve en sonunda şunu söylerim: Bu proje bir çağrı değil. Bir vitrin hiç değil. Bu proje, devletin yükünü azaltacak bir akıl mimarisi teklifidir. Mütevazıdır; çünkü mütevazı akıl daha uzun yaşar. Ama iddiasız değildir; çünkü bu ülke iddiasız yaşayamıyor. İddia bağırarak değil; sistem kurarak taşınır.

Eğer bir gün “bayrak ve vatan” deyince gerçekten metiye dizmek istiyorsak, bunu en doğru şekilde şöyle yaparız: Şiir okuruz, evet; çünkü ruh lazımdır. Ama şiiri bitirdiğimiz yerde iş başlar. Çünkü vatan, şiirin bittiği yerde başlar. Orada eğitim başlar, hukuk başlar, ekonomi başlar, istihbarat başlar, çevre başlar, sağlık başlar, ulusal güvenlik başlar. Yani vatan, duygunun bittiği yerde aklın başladığı yerdir.

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve turkishpress.co.uk sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.