İnsan zihni boşluk sevmiyor, yapımız böyle. Bir olay yaşandığında, hele ki o olay korkuyla, krizle ya da toplumsal bir travmayla gelmişse, sadece "ne oldu?" diye sormakla yetinemiyoruz ve aslında asıl mesele o sorunun hemen arkasından gelen fısıltıda gizli: "Bunun arkasında gerçekte kim var?"
İşte tam bu noktada komplo teorisi dediğimiz o devasa hikâyeler doğuyor. Nedir derseniz; en yalın haliyle bir olayın görünen yüzünün yalan olduğuna, perde arkasında gizli bir örgütün, bir gücün ya da bir devletin içerisinde ki sapkın bir grubun sinsi bir plan yürüttüğüne dair kurulan alternatif bir anlatıdır bu. Bu anlatılar bilgiyle değil; çoğu zaman eksik parçalarla, korkuyla ve zihnimizin her karmaşada bir düzen arama içgüdüsüyle beslenir.
Ama burada çok kritik bir ayrım var. Her gizli işe "gerçektir" demek ne kadar saflıksa, her şüpheyi "saçmalık" diye kestirip atmak da o kadar yanlıştır. Tarih, gerçekten gizli yürütülmüş operasyonlarla dolu. Demem o ki; komplo teorileri tamamen boşlukta doğmaz, genellikle gerçeklerin gölgesinde büyür. Sorun, o gölgenin zamanla gerçeğin kendisi sanılmasıdır.
Şüphe ile Saplantı Arasındaki O İnce Çizgi
Şüphe etmek sağlıklıdır, hatta bilim dediğimiz şey "Acaba?" diyerek ilerler. Ama komplocu dediğimiz kişiyi farklı kılan bir şey var: O, kanıtın yokluğunu bile aslında bir kanıt olarak görür.
Anlayacağınız, olay bir noktadan sonra şüpheden çıkıp bir inanç biçimine dönüşüyor.
Yani bir komplocu için delil bulunamaması, o komplonun ne kadar kusursuz ve güçlü olduğunun ispatıdır. Bir uzman açıklama yapar, "sistemin parçası" derler; bir bilim insanı veri sunar, "onu susturmuşlar" derler. Böylece kişi zamanla gerçeği arayan biri olmaktan çıkar, şüpheyi kutsayan birine dönüşür. Çünkü insan zihni karmaşık bilimsel raporlardan değil, net ve somut bir düşmandan hoşlanır.
İnsan Beyni Hikâyeyi Gerçekten Daha Çok Sever
Bir insanın ekonomik krizlerin o karışık faiz politikalarını ya da küresel ticaret dengelerini anlaması zordur, yorucudur. Ama biri çıkıp: "Dünyayı yöneten gizli bir yapı ekonomileri bilinçli çökertiyor" dediğinde mesele bir anda sadeleşir.
Bakın, insan zihni karmaşıklığı değil, dramatik hikâyeyi sever. (Zihinsel egemenlik hayatidir diye boşuna bağırmıyorum.)
Komplo teorileri de bize bilgi değil, senaryo sunar. O senaryoda iyi vardır, kötü vardır, ihanet vardır. Biz de o dramatik anlatıya verilerden çok daha hızlı bağlanırız. Hele ki bugün sosyal medya dediğimiz o yankı odalarında, algoritmalar biz neyi duymak istiyorsak önümüze onu koyuyorken... Biliyorsunuz eskiden bir yalanın yayılması yıllar sürerdi, şimdi bir dakikalık video milyonların zihnini bulandırabiliyor. Çünkü dijital çağda en hızlı yayılan şey gerçek değil, duygudur.
Neden İnanıyoruz? Çünkü Belirsizlik Felaketten Daha Korkunçtur
İnsan psikolojisi kaosu kabul etmek istemez. Bu yüzden büyük olayların mutlaka büyük ve gizli nedenleri olması gerektiğine inanırız. Bir lider öldürüldüğünde "tek bir kişi yaptı" demek çok basit gelir, tatmin etmez. Bir salgın çıktığında "doğal bir süreç" açıklaması bizi rahatlatmaz.
Çünkü bilinmeyen bir felaketle yaşamaktansa, planlanmış bir kötülüğe inanmak zihne daha yönetilebilir gelir.
Bir de şu var; bu teorilere inanmak kişiye "ben gerçeği gören seçilmiş insanım" hissi verir. "Herkes uyuyor ama ben biliyorum" düşüncesi müthiş bir psikolojik üstünlük sağlar. İnsan bazen gerçeği değil, kendini özel hissettiren hikâyeyi seçer.
Mücadele Yöntemi: Hakaret Değil, Güven İnşa Etmek
Bir insana "Sen saçmalıyorsun" demek onu gerçeğe yaklaştırmaz, tam tersine daha çok radikalleştirir. Çünkü o kişi zaten sistemin onu dışladığına inanıyor, siz ona saldırdıkça bu inancı pekişiyor.
Anlayacağınız, mücadele yöntemi saldırmak değil, yeniden sorgulamayı öğretmektir.
İnsanlara şu basit soruları sormayı hatırlatmalıyız: Bu bilgi nereden çıktı? Kanıt var mı yoksa sadece iddia mı? Bu iddiadan kim çıkar sağlıyor? Eleştirel düşünce, bu virüsün tek panzehiridir. Tabii bir de şeffaflık meselesi var; devletler ve kurumlar ne kadar gizemli davranırsa, o boşluğu komplo teorileri o kadar hızlı doldurur. Özetle; gerçek saklandığında yalan güçlenir.
Gerçek Sessizdir, Komplo Gürültülü
Komplo teorileri heyecanlıdır, öfke üretir ve insana kendini özel hissettirir. Gerçek ise çoğu zaman sıkıcıdır; belge ister, araştırma ister, sabır ister. Bu yüzden komplo dünyayı üç tur döndüğünde, gerçek henüz ayakkabılarını bağlıyordur.
Bakın, demem o ki; bir toplumun gücü her söylenene inanmasında değil, her bilgiyi doğru süzgeçten geçirebilmesinde saklıdır.
Körü körüne inanmak nasıl bir körlükse, her şeyden körü körüne şüphe etmek de aynı derecede karanlık bir yoldur.