Gürkan Karaçam
Köşe Yazarı
Gürkan Karaçam
 

KÖTÜLÜĞÜN EN TEHLİKELİ HÂLİ: KENDİ KANUNUNU YAZDIĞI AN

Bir haksızlık, kendisini haklı gösterecek bir düzen kurduğunda adaletle aramızdaki mesafe hiç olmadığı kadar açılır. Kötülüğü çoğu zaman yanlış yerde arıyoruz... Onu suç mahallinde, karanlık sokaklarda, başkalarının hayatını hiçe sayan insanların davranışlarında arıyoruz. Bir suç işlendiğinde failin bulunmasını, bir haksızlık yaşandığında sorumlunun ortaya çıkarılmasını bekliyoruz. Çünkü kötülüğün görünür olduğunda teşhis edilebileceğine, teşhis edildiğinde de durdurulabileceğine inanmak istiyoruz. Oysa insanlık tarihinin bize öğrettiği daha rahatsız edici bir gerçek var: Her kötülük, kendisini suç olarak göstermez. Bazıları kendisine bir gerekçe bulur, bazıları bir makamın arkasına saklanır, bazıları da öyle bir düzen kurar ki bir süre sonra yaptığı şeyin yanlışlığını sorgulayanlar bile kendilerini savunmak zorunda kalır. İşte tam bu noktada şunu söylemekten kendimi alamıyorum: “Kötülük bazen suç işlemez; kendi kanununu yazar.” Bu söz, yalnızca hukuka ilişkin bir eleştiri değildir. İnsanın güçle kurduğu ilişkinin, vicdanını nasıl susturabildiğinin ve yanlışın nasıl normalleştirilebildiğinin de ifadesidir. Çünkü asıl tehlike, kötülüğün varlığı kadar, kötülüğün kendisini iyilik olarak anlatabilme yeteneğidir.   Kötülük, Kendisini Haklı Çıkarmayı Öğrendiğinde Bir insanın yanlış yaptığını bilmesiyle yaptığı yanlışı doğru kabul etmesi arasında büyük bir fark vardır bakın. İlkinde vicdan hâlâ konuşur. İkincisinde ise insan, vicdanının sesini bastırmak için gerekçeler üretmeye başlar. Önce kendisini istisna kabul eder. Sonra kendi davranışını zorunlulukla açıklar. Ardından başkalarının da aynı şeyi yaptığını söyler. Sonunda yanlış, kişi tarafından yalnızca savunulan bir davranış olmaktan çıkar; korunması gereken bir hakka dönüştürülür. Bu bağlamda insan bazen çıkarını korumak için gerçeği inkâr eder. Bazen makamını kaybetmemek için haksızlığı görmezden gelir. Bazen de kendisine sağlanan ayrıcalığın bedelini, başkasının hakkından vazgeçerek öder. Üstelik bunların hiçbirini kendisine kötülük olarak anlatmak zorunda da değildir. Çünkü kendi hikâyesinde o daima haklıdır. Söylemek istediğim; insanı tehlikeli kılan yalnızca yanlış yapması değildir. Yaptığı yanlışı ahlaki bir zorunluluk gibi sunabilmesidir. Çünkü kendisini suçlu gören insan davranışını sorgulayabilir; kendisini her koşulda haklı gören insan ise sorgulamayı gereksiz bulur. Bir noktadan sonra da mesele, yanlışın yapılıp yapılmadığı olmaktan çıkar. Mesele, yanlışı kimin tanımlama gücüne sahip olduğuna dönüşür.   Hukuk ile Adalet Arasındaki İnce, Fakat Hayati Çizgi Hukuk en basit tabir ile toplumun ortak yaşamını düzenleyen kurallar bütünüdür. Adalet ise bu kuralların insan onurunu,  insanların haklarını ve eşitliğini koruyup korumadığına ilişkin daha derin bir sorumluluk taşır. Bu iki kavram birbirine hiç de yabancı değildir aslında; tam tersine, birbirini tamamlamaları gerekir. Ancak hukuk metninin varlığı, her sonucun kendiliğinden adil olduğu anlamına da gelmez elbette. Bakın, bir karar usule uygun verilmiş olabilir. Bir işlem yürürlükteki kurallara dayanabilir. Bir yetki, biçimsel olarak doğru makam tarafından kullanılmış olabilir. Fakat bütün bunlar, ortaya çıkan sonucun adalet bakımından eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım vardır: Her yanlış karar kötülük değildir, her hukuki uyuşmazlık da adaletsizliğin kanıtı sayılamaz tabi. Hâsılı; hukukun güvenilirliği, yalnızca kararların doğruluğuna değil; kararların bağımsız biçimde incelenebilmesine, gerekçelendirilebilmesine ve gerektiğinde düzeltilebilmesine bağlıdır. Burada asıl tehlike hukukun hata yapabilmesi değildir. Tehlike hatanın dokunulamaz ilan edilmesidir. Neticede bir sistem, kendi yanlışını araştırabiliyor, eleştiriye izin veriyor ve hak ihlalini giderebiliyorsa kendisini düzeltme imkânını korur. Buna karşılık eleştiriyi düşmanlık, itirazı sadakatsizlik ve hesap sormayı tehdit olarak görmeye başlıyorsa, kendi varlığını korumayı adaletin önüne koymaya başlar. İşte hukuk burada önemli bir sınavla karşılaşır: Kurallar, güçlü olanı denetlemek için mi vardır, yoksa güçlü olanın iradesini tartışılmaz kılmak için mi kullanılmaktadır? Ve son kertede bu sorunun cevabı, bir toplumun adalet anlayışının en somut göstergesine dönüşür.   Güç, Önce Dili Değiştirir Elbette güç sahibi olmak tek başına kötülük değildir. Toplumu yönetmek, karar vermek, düzen kurmak ve sorumluluk üstlenmek için güce mutlaka ihtiyaç vardır. Asıl mesele, gücün hangi sınırlar içinde kullanıldığı ve kendisini ne ölçüde denetime açık tuttuğudur. Çünkü denetlenmeyen denetlenemeyen güç, zamanla kaçınılmaz olarak kendi dilini üretmeye başlayacaktır. Ve zamanla haksızlık, zorunluluk diye anlatılacak. Ayrıcalık, hak edilmiş bir ödül gibi sunulacak. İtiraz edenler, düzeni bozmakla suçlanacaktır. Dahası; hesap sorulması gereken yerde sadakat aranacak. Bir davranışın doğruluğu, ahlaki niteliğiyle değil, kimin tarafından yapıldığıyla ölçülmeye başlanacaktır. Demem o ki; aynı davranış bir başkasından geldiğinde suç sayılırken güçlü birinin elinde makul bir gerekçeye dönüşüyorsa burada yalnızca bir çifte standart sorunu yoktur. Aynı zamanda adaletin ortak ölçüsünü kaybetme tehlikesi vardır. Neticede adalet; Bir davranışın yanlışlığına karar verirken failin kimliğini değiştirdiğimizde ölçümüz de değişiyor mu? sorusunun cevabında saklıdır. Eğer değişiyorsa artık ilkeye değil, kişiye bağlı bir değerlendirme yapıyoruz demektir. Ve kişilere göre değişen bir adalet anlayışında hiç kimsenin hakkı bütünüyle güvende sayılamaz. Sonuçta bugün başkasına tanınan ayrıcalık yarın sizin aleyhinize kullanılabilir. Bugün başkasının susturulmasını makul bulan anlayış, yarın sizin sözünüzü de gereksiz ilan edebilir. Unutulmamalıdır ki;  ilkesizliğin en büyük özelliği, sahibine sonsuza kadar sadık kalmamasıdır.   Toplum, Kötülüğe Ne Zaman Alışır? Bir haksızlığın toplumda kalıcı hâle gelmesi için herkesin o haksızlığı desteklemesi gerekmez bakın. Bazen insanların susması yeterlidir ya da bazen yorulmaları, umutsuzluğa kapılmaları veya kendilerini korumak istemeleri yeterlidir. Bazen de bir yanlış o kadar sık tekrarlanır ki insanlar onu sorgulamak yerine hayatın olağan bir parçası olarak kabul etmeye başlar. Anlayacağınız ilk karşılaşmada tepki gösterilen bir davranış, tekrarlandıkça sıradanlaşır ve sıradanlaşan şey de zamanla sorgulanma gücünü kaybeder. İşte olumsuz normalleşme dediğim tehlike de burada ortaya çıkar. Bakın; bir toplum, haksızlığı her zaman onaylayarak büyütmez; bazen ona karşı çıkmanın anlamsız olduğuna inanarak da büyütür. Elbette her sessizlik korkaklık değildir. İnsanların susmasının arkasında bilinmeyen koşullar, kişisel sorumluluklar ve haklı kaygılar bulunabilir. Bu nedenle başkalarının sessizliğini kolayca yargılamak da doğru değildir. Ancak toplumsal vicdanın yaşaması için en azından şu sorunun sorulabilmesi gerekir: Bir şeyin uzun süredir yapılıyor olması, onu doğru yapar mı? Sonuçta alışkanlık, ahlakın yerine geçtiğinde yanlışın savunulmasına bile ihtiyaç kalmaz. Çünkü insanlar artık yanlışın nedenini araştırmaz; onunla nasıl yaşayacaklarını öğrenirler. Ne dersiniz? Belki de kötülüğün en sessiz zaferlerinden biri budur: İnsanların haksızlığı unutması değil, ona karşı duydukları rahatsızlığı zamanla kaybetmesi...   En Tehlikeli Kanun, İnsanın Kendisi İçin Yazdığıdır Burada yalnızca devletleri, kurumları, yöneticileri veya başkalarını kastettiğimi düşünmeyin lütfen. Çünkü insan, başkalarının hayatını etkileyen büyük kararlar almasa da kendi küçük iktidar alanlarında da benzer bir sınavdan geçer. Söylemek istediğim; bir işveren, çalışanının hakkını kendi çıkarına göre yorumlayabilir. Bir yönetici, kendisine yakın olanın hatasını görmezden gelirken diğerinin en küçük yanlışını büyütebilir. Bir insan, başkasına tanımadığı hoşgörüyü kendisi için doğal bir hak sayabilir. Bir ailede, bir dostlukta veya sıradan bir anlaşmazlıkta bile aynı ölçüsüzlük ortaya çıkabilir. Hâsılı; insanların çoğu, başkasının hatasını değerlendirirken ilkelere; kendi hatasını açıklarken şartlara başvurma eğilimindedir. İroniye bakın ki; başkası yanlış yaptığında karakterinden söz ederken kendimiz yanlış yaptığımızda genelde koşullarımızı anlatmaya başlarız. Yine ne tuhaftır ki; başkası çıkarını gözettiğinde bencildir. Biz aynı şeyi yaptığımızda kendimizi koruyoruzdur. Başkası sustuğunda gerçeği saklıyordur. Biz sustuğumuzda zamanını bekliyoruzdur. Elbette koşullar önemlidir ve her davranışı aynı şekilde değerlendirmek doğru değildir buna itirazım yok. Fakat kendimize tanıdığımız anlayışı başkasından esirgiyorsak, kendi adalet terazimizin ayarını sorgulamamız gerekmez mi?  Çünkü insanın kendi içinde kurduğu küçük adaletsizlikler büyüdüğünde, başkalarının hayatını mahveden büyük adaletsizliklere dönüşür. Bu yüzden kötülükle mücadele yalnızca başkalarının yazdığı kuralları sorgulamakla başlamaz. Kendi çıkarımız için hangi kuralları esnettiğimizi de fark edebilmemiz gerekir.   Hakikat Neden Bazen Yenilmiş Görünür? Hakikat her zaman  yüksek sesle konuşmaz bakın. Bazen elinde yalnızca bir belge, tutarlı bir anlatım veya sabırla korunmuş bir tanıklık vardır. Karşısında ise çoğu zaman  daha güçlü imkânlar, daha geniş bir etki alanı veya kendisini kabul ettirmeye daha elverişli bir konum bulunur. Bu nedenle bir iddianın çok sayıda insan tarafından kabul edilmesi, onun doğru olduğunu tek başına göstermez. Aynı şekilde bir düşüncenin az kişi tarafından savunulması da onun yanlışlığını kanıtlamaz. Fakat burada başka bir tehlike ortaya çıkar: İnsanlar, hakikatin gücünü onun ne kadar doğru olduğuyla değil, ne kadar etkili savunulduğuyla ölçmeye başlar. Oysa ikna etmek ile doğru olmak aynı şey değildir. Bir iddiayı yaygınlaştırabilmek, onu kanıtlamak anlamına gelmez. Bir anlatıyı susturabilmek de o anlatının yanlışlığını ortaya koymaz. Bu nedenle adaletin yalnızca güçlü iddialara değil, incelenebilir delillere, tarafsız değerlendirmeye ve itiraz imkânına ihtiyacı vardır. Aklınızda olsun; hakikati korumak, her iddiaya sorgusuz inanmak değildir. Gerçeği korumak hakikatin ortaya çıkabileceği şartları korumak ile mümkündür. Bunun yolu da eleştiriden korkmayan, delilleri değerlendiren, yanlışını düzeltebilen ve kimseyi yalnızca kimliği nedeniyle haklı ya da haksız ilan etmeyen bir anlayıştan geçer. Çünkü gerçeğin güvencesi, onu savunduğunu söyleyen insanların sayısı değil; ona ulaşmak için kullanılan yöntemin dürüstlüğüdür.   Peki, Çözüm Nerede? Neticede çözüm, her kuraldan şüphe etmekte veya her otoriteyi kötülüğün kaynağı olarak görmekte değildir. Böyle bir yaklaşım, adaleti korumak yerine ortak yaşamı mümkün kılan kurallara duyulan güveni de zedeleyebilir. Çözüm, kuralları dokunulmazlaştırmadan onlara bağlı kalabilmekte; yetkiyi reddetmeden yetki sahibini denetleyebilmekte; insanları peşinen suçlamadan davranışlarını sorgulayabilmektedir. Bunun için bağımsız yargı, hesap verebilir kurumlar, şeffaf karar süreçleri, özgür eleştiri ve eşit uygulama yalnızca yönetim ilkeleri değildir. Bunlar, hiçbir kişinin veya grubun kendi çıkarını herkes için geçerli bir hakikat gibi sunamamasını sağlayan güvencelerdir. Bireysel düzeyde ise daha sade, fakat daha zor bir sorumluluğumuz var: Kendimize de başkalarına uyguladığımız ölçüyü uygulamak. Bir karar işimize geldiğinde değil, adil olduğuna inandığımızda savunmak. Bir haksızlık bizim tarafımızdan yapıldığında da yanlış diyebilmek. Haklı çıkmayı, gerçeği bulmaktan daha değerli görmemek. Sonuçta adalet, yalnızca karşı tarafın sınırlandırılmasını istediğimizde hatırladığımız bir kavram olmamalıdır. Adalet bizi de sınırlandırabildiği ölçüde ilkedir ve belki de gerçek ahlaki sınav, haklı olduğumuzda değil; haklı olduğumuza inanırken yanılıyor olabileceğimizi de kabul edebildiğimizde başlar.   Kötülüğün Karşısında Bakın bir toplumun adaleti, yalnızca kaç suçlunun cezalandırıldığıyla ölçülemez. Yanlış kararların düzeltilebilmesiyle, güç sahiplerinin hesap verebilmesiyle, hak arayanların korunmasıyla ve herkesin aynı ilke karşısında eşit kabul edilmesiyle  ölçülür. Çünkü adaletin amacı, yalnızca suç işlendikten sonra ceza vermek değildir. İnsanların haklarını, güç karşısında da koruyabilmektir. Ayrıca bir kuralın varlığına bakıp onun adil olduğuna karar veremeyiz. Onun kime nasıl uygulandığına, hangi hakkı koruduğuna, hangi zararı önlediğine ve gerektiğinde nasıl denetlendiğine de bakmalıyız. Bütün bunları söylerken unutmamamız gereken bir şey daha var bakın: Adaleti savunmak, kendimizi her zaman haklı ilan etmek değildir. Kendi düşüncemizi de eleştiriye açık tutabilmektir. Çünkü kötülük yalnızca yanlışın yapılmasıyla değil, yanlışın sorgulanamaz hâle getirilmesiyle de büyür. Ve bir gün kendi çıkarımızı koruyan bir kuralın başkasının hakkını nasıl daralttığını fark ettiğimizde, belki de en önemli soruyla karşılaşacağız: Ben bu kuralı adil olduğu için mi savunuyorum, yoksa bana yaradığı için mi? İşte bu soruya dürüstçe cevap verebildiğimiz gün, adalet üzerine konuşmaktan daha zor bir şey yapmış oluruz: Adaleti kendi hayatımızda da uygulamaya başlamış oluruz. Çünkü kötülük bazen suç işlemez; kendi kanununu yazar. Ve tamda o zaman asıl mesele, o kanunun karşısında kimin ne kadar sağlam durabileceğidir.    
Ekleme Tarihi: 26 Ekim 2026 -Pazartesi
Gürkan Karaçam

KÖTÜLÜĞÜN EN TEHLİKELİ HÂLİ: KENDİ KANUNUNU YAZDIĞI AN

Bir haksızlık, kendisini haklı gösterecek bir düzen kurduğunda adaletle aramızdaki mesafe hiç olmadığı kadar açılır.

Kötülüğü çoğu zaman yanlış yerde arıyoruz...

Onu suç mahallinde, karanlık sokaklarda, başkalarının hayatını hiçe sayan insanların davranışlarında arıyoruz. Bir suç işlendiğinde failin bulunmasını, bir haksızlık yaşandığında sorumlunun ortaya çıkarılmasını bekliyoruz. Çünkü kötülüğün görünür olduğunda teşhis edilebileceğine, teşhis edildiğinde de durdurulabileceğine inanmak istiyoruz. Oysa insanlık tarihinin bize öğrettiği daha rahatsız edici bir gerçek var: Her kötülük, kendisini suç olarak göstermez. Bazıları kendisine bir gerekçe bulur, bazıları bir makamın arkasına saklanır, bazıları da öyle bir düzen kurar ki bir süre sonra yaptığı şeyin yanlışlığını sorgulayanlar bile kendilerini savunmak zorunda kalır. İşte tam bu noktada şunu söylemekten kendimi alamıyorum: “Kötülük bazen suç işlemez; kendi kanununu yazar.”

Bu söz, yalnızca hukuka ilişkin bir eleştiri değildir. İnsanın güçle kurduğu ilişkinin, vicdanını nasıl susturabildiğinin ve yanlışın nasıl normalleştirilebildiğinin de ifadesidir. Çünkü asıl tehlike, kötülüğün varlığı kadar, kötülüğün kendisini iyilik olarak anlatabilme yeteneğidir.

 

Kötülük, Kendisini Haklı Çıkarmayı Öğrendiğinde

Bir insanın yanlış yaptığını bilmesiyle yaptığı yanlışı doğru kabul etmesi arasında büyük bir fark vardır bakın. İlkinde vicdan hâlâ konuşur. İkincisinde ise insan, vicdanının sesini bastırmak için gerekçeler üretmeye başlar. Önce kendisini istisna kabul eder. Sonra kendi davranışını zorunlulukla açıklar. Ardından başkalarının da aynı şeyi yaptığını söyler. Sonunda yanlış, kişi tarafından yalnızca savunulan bir davranış olmaktan çıkar; korunması gereken bir hakka dönüştürülür.

Bu bağlamda insan bazen çıkarını korumak için gerçeği inkâr eder. Bazen makamını kaybetmemek için haksızlığı görmezden gelir. Bazen de kendisine sağlanan ayrıcalığın bedelini, başkasının hakkından vazgeçerek öder. Üstelik bunların hiçbirini kendisine kötülük olarak anlatmak zorunda da değildir. Çünkü kendi hikâyesinde o daima haklıdır.

Söylemek istediğim; insanı tehlikeli kılan yalnızca yanlış yapması değildir. Yaptığı yanlışı ahlaki bir zorunluluk gibi sunabilmesidir. Çünkü kendisini suçlu gören insan davranışını sorgulayabilir; kendisini her koşulda haklı gören insan ise sorgulamayı gereksiz bulur. Bir noktadan sonra da mesele, yanlışın yapılıp yapılmadığı olmaktan çıkar. Mesele, yanlışı kimin tanımlama gücüne sahip olduğuna dönüşür.

 

Hukuk ile Adalet Arasındaki İnce, Fakat Hayati Çizgi

Hukuk en basit tabir ile toplumun ortak yaşamını düzenleyen kurallar bütünüdür. Adalet ise bu kuralların insan onurunu,  insanların haklarını ve eşitliğini koruyup korumadığına ilişkin daha derin bir sorumluluk taşır.

Bu iki kavram birbirine hiç de yabancı değildir aslında; tam tersine, birbirini tamamlamaları gerekir. Ancak hukuk metninin varlığı, her sonucun kendiliğinden adil olduğu anlamına da gelmez elbette.

Bakın, bir karar usule uygun verilmiş olabilir. Bir işlem yürürlükteki kurallara dayanabilir. Bir yetki, biçimsel olarak doğru makam tarafından kullanılmış olabilir. Fakat bütün bunlar, ortaya çıkan sonucun adalet bakımından eleştirilemeyeceği anlamına gelmez.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım vardır: Her yanlış karar kötülük değildir, her hukuki uyuşmazlık da adaletsizliğin kanıtı sayılamaz tabi. Hâsılı; hukukun güvenilirliği, yalnızca kararların doğruluğuna değil; kararların bağımsız biçimde incelenebilmesine, gerekçelendirilebilmesine ve gerektiğinde düzeltilebilmesine bağlıdır. Burada asıl tehlike hukukun hata yapabilmesi değildir. Tehlike hatanın dokunulamaz ilan edilmesidir.

Neticede bir sistem, kendi yanlışını araştırabiliyor, eleştiriye izin veriyor ve hak ihlalini giderebiliyorsa kendisini düzeltme imkânını korur. Buna karşılık eleştiriyi düşmanlık, itirazı sadakatsizlik ve hesap sormayı tehdit olarak görmeye başlıyorsa, kendi varlığını korumayı adaletin önüne koymaya başlar. İşte hukuk burada önemli bir sınavla karşılaşır: Kurallar, güçlü olanı denetlemek için mi vardır, yoksa güçlü olanın iradesini tartışılmaz kılmak için mi kullanılmaktadır? Ve son kertede bu sorunun cevabı, bir toplumun adalet anlayışının en somut göstergesine dönüşür.

 

Güç, Önce Dili Değiştirir

Elbette güç sahibi olmak tek başına kötülük değildir. Toplumu yönetmek, karar vermek, düzen kurmak ve sorumluluk üstlenmek için güce mutlaka ihtiyaç vardır. Asıl mesele, gücün hangi sınırlar içinde kullanıldığı ve kendisini ne ölçüde denetime açık tuttuğudur. Çünkü denetlenmeyen denetlenemeyen güç, zamanla kaçınılmaz olarak kendi dilini üretmeye başlayacaktır. Ve zamanla haksızlık, zorunluluk diye anlatılacak. Ayrıcalık, hak edilmiş bir ödül gibi sunulacak. İtiraz edenler, düzeni bozmakla suçlanacaktır. Dahası; hesap sorulması gereken yerde sadakat aranacak. Bir davranışın doğruluğu, ahlaki niteliğiyle değil, kimin tarafından yapıldığıyla ölçülmeye başlanacaktır.

Demem o ki; aynı davranış bir başkasından geldiğinde suç sayılırken güçlü birinin elinde makul bir gerekçeye dönüşüyorsa burada yalnızca bir çifte standart sorunu yoktur. Aynı zamanda adaletin ortak ölçüsünü kaybetme tehlikesi vardır. Neticede adalet; Bir davranışın yanlışlığına karar verirken failin kimliğini değiştirdiğimizde ölçümüz de değişiyor mu? sorusunun cevabında saklıdır. Eğer değişiyorsa artık ilkeye değil, kişiye bağlı bir değerlendirme yapıyoruz demektir. Ve kişilere göre değişen bir adalet anlayışında hiç kimsenin hakkı bütünüyle güvende sayılamaz. Sonuçta bugün başkasına tanınan ayrıcalık yarın sizin aleyhinize kullanılabilir. Bugün başkasının susturulmasını makul bulan anlayış, yarın sizin sözünüzü de gereksiz ilan edebilir. Unutulmamalıdır ki;  ilkesizliğin en büyük özelliği, sahibine sonsuza kadar sadık kalmamasıdır.

 

Toplum, Kötülüğe Ne Zaman Alışır?

Bir haksızlığın toplumda kalıcı hâle gelmesi için herkesin o haksızlığı desteklemesi gerekmez bakın. Bazen insanların susması yeterlidir ya da bazen yorulmaları, umutsuzluğa kapılmaları veya kendilerini korumak istemeleri yeterlidir. Bazen de bir yanlış o kadar sık tekrarlanır ki insanlar onu sorgulamak yerine hayatın olağan bir parçası olarak kabul etmeye başlar.

Anlayacağınız ilk karşılaşmada tepki gösterilen bir davranış, tekrarlandıkça sıradanlaşır ve sıradanlaşan şey de zamanla sorgulanma gücünü kaybeder. İşte olumsuz normalleşme dediğim tehlike de burada ortaya çıkar.

Bakın; bir toplum, haksızlığı her zaman onaylayarak büyütmez; bazen ona karşı çıkmanın anlamsız olduğuna inanarak da büyütür.

Elbette her sessizlik korkaklık değildir. İnsanların susmasının arkasında bilinmeyen koşullar, kişisel sorumluluklar ve haklı kaygılar bulunabilir. Bu nedenle başkalarının sessizliğini kolayca yargılamak da doğru değildir. Ancak toplumsal vicdanın yaşaması için en azından şu sorunun sorulabilmesi gerekir: Bir şeyin uzun süredir yapılıyor olması, onu doğru yapar mı?

Sonuçta alışkanlık, ahlakın yerine geçtiğinde yanlışın savunulmasına bile ihtiyaç kalmaz. Çünkü insanlar artık yanlışın nedenini araştırmaz; onunla nasıl yaşayacaklarını öğrenirler. Ne dersiniz? Belki de kötülüğün en sessiz zaferlerinden biri budur: İnsanların haksızlığı unutması değil, ona karşı duydukları rahatsızlığı zamanla kaybetmesi...

 

En Tehlikeli Kanun, İnsanın Kendisi İçin Yazdığıdır

Burada yalnızca devletleri, kurumları, yöneticileri veya başkalarını kastettiğimi düşünmeyin lütfen. Çünkü insan, başkalarının hayatını etkileyen büyük kararlar almasa da kendi küçük iktidar alanlarında da benzer bir sınavdan geçer.

Söylemek istediğim; bir işveren, çalışanının hakkını kendi çıkarına göre yorumlayabilir. Bir yönetici, kendisine yakın olanın hatasını görmezden gelirken diğerinin en küçük yanlışını büyütebilir. Bir insan, başkasına tanımadığı hoşgörüyü kendisi için doğal bir hak sayabilir. Bir ailede, bir dostlukta veya sıradan bir anlaşmazlıkta bile aynı ölçüsüzlük ortaya çıkabilir. Hâsılı; insanların çoğu, başkasının hatasını değerlendirirken ilkelere; kendi hatasını açıklarken şartlara başvurma eğilimindedir.

İroniye bakın ki; başkası yanlış yaptığında karakterinden söz ederken kendimiz yanlış yaptığımızda genelde koşullarımızı anlatmaya başlarız. Yine ne tuhaftır ki; başkası çıkarını gözettiğinde bencildir. Biz aynı şeyi yaptığımızda kendimizi koruyoruzdur. Başkası sustuğunda gerçeği saklıyordur. Biz sustuğumuzda zamanını bekliyoruzdur.

Elbette koşullar önemlidir ve her davranışı aynı şekilde değerlendirmek doğru değildir buna itirazım yok. Fakat kendimize tanıdığımız anlayışı başkasından esirgiyorsak, kendi adalet terazimizin ayarını sorgulamamız gerekmez mi?  Çünkü insanın kendi içinde kurduğu küçük adaletsizlikler büyüdüğünde, başkalarının hayatını mahveden büyük adaletsizliklere dönüşür. Bu yüzden kötülükle mücadele yalnızca başkalarının yazdığı kuralları sorgulamakla başlamaz. Kendi çıkarımız için hangi kuralları esnettiğimizi de fark edebilmemiz gerekir.

 

Hakikat Neden Bazen Yenilmiş Görünür?

Hakikat her zaman  yüksek sesle konuşmaz bakın. Bazen elinde yalnızca bir belge, tutarlı bir anlatım veya sabırla korunmuş bir tanıklık vardır. Karşısında ise çoğu zaman  daha güçlü imkânlar, daha geniş bir etki alanı veya kendisini kabul ettirmeye daha elverişli bir konum bulunur. Bu nedenle bir iddianın çok sayıda insan tarafından kabul edilmesi, onun doğru olduğunu tek başına göstermez. Aynı şekilde bir düşüncenin az kişi tarafından savunulması da onun yanlışlığını kanıtlamaz. Fakat burada başka bir tehlike ortaya çıkar: İnsanlar, hakikatin gücünü onun ne kadar doğru olduğuyla değil, ne kadar etkili savunulduğuyla ölçmeye başlar. Oysa ikna etmek ile doğru olmak aynı şey değildir. Bir iddiayı yaygınlaştırabilmek, onu kanıtlamak anlamına gelmez. Bir anlatıyı susturabilmek de o anlatının yanlışlığını ortaya koymaz. Bu nedenle adaletin yalnızca güçlü iddialara değil, incelenebilir delillere, tarafsız değerlendirmeye ve itiraz imkânına ihtiyacı vardır.

Aklınızda olsun; hakikati korumak, her iddiaya sorgusuz inanmak değildir. Gerçeği korumak hakikatin ortaya çıkabileceği şartları korumak ile mümkündür. Bunun yolu da eleştiriden korkmayan, delilleri değerlendiren, yanlışını düzeltebilen ve kimseyi yalnızca kimliği nedeniyle haklı ya da haksız ilan etmeyen bir anlayıştan geçer. Çünkü gerçeğin güvencesi, onu savunduğunu söyleyen insanların sayısı değil; ona ulaşmak için kullanılan yöntemin dürüstlüğüdür.

 

Peki, Çözüm Nerede?

Neticede çözüm, her kuraldan şüphe etmekte veya her otoriteyi kötülüğün kaynağı olarak görmekte değildir. Böyle bir yaklaşım, adaleti korumak yerine ortak yaşamı mümkün kılan kurallara duyulan güveni de zedeleyebilir. Çözüm, kuralları dokunulmazlaştırmadan onlara bağlı kalabilmekte; yetkiyi reddetmeden yetki sahibini denetleyebilmekte; insanları peşinen suçlamadan davranışlarını sorgulayabilmektedir.

Bunun için bağımsız yargı, hesap verebilir kurumlar, şeffaf karar süreçleri, özgür eleştiri ve eşit uygulama yalnızca yönetim ilkeleri değildir. Bunlar, hiçbir kişinin veya grubun kendi çıkarını herkes için geçerli bir hakikat gibi sunamamasını sağlayan güvencelerdir.

Bireysel düzeyde ise daha sade, fakat daha zor bir sorumluluğumuz var: Kendimize de başkalarına uyguladığımız ölçüyü uygulamak. Bir karar işimize geldiğinde değil, adil olduğuna inandığımızda savunmak. Bir haksızlık bizim tarafımızdan yapıldığında da yanlış diyebilmek. Haklı çıkmayı, gerçeği bulmaktan daha değerli görmemek. Sonuçta adalet, yalnızca karşı tarafın sınırlandırılmasını istediğimizde hatırladığımız bir kavram olmamalıdır. Adalet bizi de sınırlandırabildiği ölçüde ilkedir ve belki de gerçek ahlaki sınav, haklı olduğumuzda değil; haklı olduğumuza inanırken yanılıyor olabileceğimizi de kabul edebildiğimizde başlar.

 

Kötülüğün Karşısında

Bakın bir toplumun adaleti, yalnızca kaç suçlunun cezalandırıldığıyla ölçülemez. Yanlış kararların düzeltilebilmesiyle, güç sahiplerinin hesap verebilmesiyle, hak arayanların korunmasıyla ve herkesin aynı ilke karşısında eşit kabul edilmesiyle  ölçülür. Çünkü adaletin amacı, yalnızca suç işlendikten sonra ceza vermek değildir. İnsanların haklarını, güç karşısında da koruyabilmektir.

Ayrıca bir kuralın varlığına bakıp onun adil olduğuna karar veremeyiz. Onun kime nasıl uygulandığına, hangi hakkı koruduğuna, hangi zararı önlediğine ve gerektiğinde nasıl denetlendiğine de bakmalıyız. Bütün bunları söylerken unutmamamız gereken bir şey daha var bakın: Adaleti savunmak, kendimizi her zaman haklı ilan etmek değildir. Kendi düşüncemizi de eleştiriye açık tutabilmektir. Çünkü kötülük yalnızca yanlışın yapılmasıyla değil, yanlışın sorgulanamaz hâle getirilmesiyle de büyür. Ve bir gün kendi çıkarımızı koruyan bir kuralın başkasının hakkını nasıl daralttığını fark ettiğimizde, belki de en önemli soruyla karşılaşacağız: Ben bu kuralı adil olduğu için mi savunuyorum, yoksa bana yaradığı için mi? İşte bu soruya dürüstçe cevap verebildiğimiz gün, adalet üzerine konuşmaktan daha zor bir şey yapmış oluruz: Adaleti kendi hayatımızda da uygulamaya başlamış oluruz. Çünkü kötülük bazen suç işlemez; kendi kanununu yazar. Ve tamda o zaman asıl mesele, o kanunun karşısında kimin ne kadar sağlam durabileceğidir.

 

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve turkishpress.co.uk sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.