“Bir devletin en pahalı yenilgisi, henüz fark edilmemiş zihinsel dağınıklıktır.”
Bu cümle bir uyarı değil; bir tespittir. Çünkü modern dünyada devletler artık yalnızca sınırdan, cepheden ya da silah gücünden yıkılmıyor. Asıl kırılma, karar üreten zihinlerin dağılmasıyla başlıyor. Bugün birçok ülke güvenliği askerî harcamalarla, eğitimi müfredatla, hukuku mevzuatla, istihbaratı veriyle, stratejiyi plan belgeleriyle sınırlı görüyor. Oysa hepsi aynı merkezde, insan zihninde birleşiyor. Zihin dağınıksa; eğitim sonuç üretmez, hukuk adalet doğurmaz, istihbarat öngörü vermez, strateji ise sadece tepki üretir.
Eğitimle başlayayım. Eğitim yalnızca bilgi aktarma işi değildir; düşünme biçimi inşa eder. Matematik öğretmeyen bir eğitim sistemi, aslında problem çözme disiplinini; tarih öğretmeyen bir sistem, neden–sonuç aklını; felsefeyi dışlayan bir yapı ise muhakeme cesaretini kaybettirir. Sonuçta birey bilgiye sahip olabilir ama düşünemez. Hâsılı matematik, tarih vesaire isimlerinin olması oldukları anlamına gelmez. Dolayısıyla düşünemeyen birey, başkasının düşüncesini taşır. Bu noktada eğitim artık bir kalkınma meselesi değil, doğrudan ulusal güvenlik meselesidir. Çünkü düşünme kabiliyeti zayıflamış toplumlar, algı operasyonlarına karşı savunmasızdır.
İstihbarat da burada kırılır. İstihbarat, bilgi toplamak değildir; anlam üretmektir. Aynı veriye bakan iki ülkenin tamamen farklı sonuçlara ulaşabilmesi, teknik farktan değil zihinsel mimariden kaynaklanır. Eğer analiz eden zihin parçalıysa, veri çokluğu bir avantaj değil, bir sis perdesi hâline gelir. Son yıllarda birçok ülkede yaşanan “önceden görülemeyen” krizlerin arkasında bilgi eksikliği değil, anlam kurma eksikliği vardır. Bu da zihinsel dağınıklığın doğrudan sonucudur.
Hukuk cephesinde tablo daha da çarpıcıdır. Hukuk, sadece kurallar bütünü değildir; devletin akıl haritasıdır. Hukuk öngörülebilirliğini kaybettiğinde, vatandaş devlete değil, belirsizliğe bakarak karar verir. Belirsizlik ise güvenlik açığıdır. Çünkü güvenin olmadığı yerde aidiyet zayıflar; aidiyetin zayıfladığı yerde ise devlet, kendi insanına yabancılaşır. Bu yabancılaşma silahla değil, zihinsel kopuşla gerçekleşir.
Strateji meselesi ise çok yanlış anlaşılan bir alandır. Strateji, kriz anında verilen karar değildir; krizden çok önce kurulan zihinsel düzenektir. Eğer bir devlet sürekli “son dakika” refleksiyle hareket ediyorsa, bu çevik olduğu anlamına gelmez; zihinsel hazırlığı eksik demektir. Büyük stratejiler gürültüyle değil, sessizlikle kurulur. Sessizlik ise dağınık zihinlerin değil, berrak akılların işidir.
Kognitif mimari tam da burada devreye girer. Bir devletin kognitif mimarisi; eğitimden hukuka, medyadan güvenliğe kadar ürettiği tüm zihinsel düzenin toplamıdır. Eğer bu mimari tutarsızsa, kurumlar birbirini nötralize eder. Biri inşa ederken diğeri bozar. Sonuçta ortaya güçlü görünen ama kırılgan bir yapı çıkar. Dışarıdan bakıldığında sağlam, içeriden bakıldığında çatlaklarla dolu.
Tarihten örnekler nettir. Yüksek askerî güce sahip olup kısa sürede çöken imparatorluklar, savaş meydanında değil; zihinsel çözülme aşamasında kaybetmiştir. Yakın tarihte ekonomik olarak güçlü olduğu hâlde içten dağılan devletlerin ortak noktası da aynıdır: Eğitim diliyle hukuk dili, medya diliyle devlet dili birbirini boğmuştur. Ortak akıl dağılmış, yerine parça parça doğrular gelmiştir.
Bu yüzden mesele ne sadece eğitim reformudur, ne sadece güvenlik politikası, ne de hukuk düzenlemesi. Mesele, bütüncül bir zihinsel düzen kurabilmektir. Devlet dediğimiz şey, en sonunda bir akıl organizasyonudur. O akıl dağınıksa, en gelişmiş silahlar bile sadece pahalı birer metal yığınına dönüşür.
Gerçek güç; silahın tetiğinde değil, o tetiği çekip çekmemeye karar veren zihnin berraklığındadır. Ve tarih şunu defalarca göstermiştir: Zihnini koruyamayan devletler, sınırlarını da koruyamaz.