Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ortak savunma anlaşması ilk bakışta İran’a karşı yeni bir ittifak gibi görünebilir. Ancak daha yakından bakıldığında Mekke’de ortaya çıkan yapı, İran kadar İsrail’in bölgesel güç projeksiyonunu da dengeleyebilecek ve Amerikan merkezli güvenlik düzenine bağımlılığı azaltabilecek yeni bir stratejik özerklik arayışına işaret ediyor.
Büyük jeopolitik dönüşümler her zaman savaş meydanlarında başlamaz.
Bazen yıllardır değişmekte olan güç dengeleri, birkaç sayfalık bir anlaşmayla görünür hâle gelir.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos’ta imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması böyle bir belge olabilir.
Anlaşmanın temel hükmü güçlü:
Üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırı, diğerlerine de yapılmış kabul edilecek.
Bu ifade doğal olarak NATO’nun 5. maddesini hatırlatıyor. Nitekim anlaşmanın ardından “İslami NATO”, “Sünni ittifakı” ve “İran’a karşı yeni savunma hattı” gibi tanımlamalar ortaya çıktı.
Ancak Mekke’de yaşananları yalnızca İran üzerinden okumak, Ortadoğu’da meydana gelen çok daha büyük dönüşümü gözden kaçırmak anlamına gelebilir.
Çünkü bölgenin güvenlik sorunu artık yalnızca İran değildir.
Asıl mesele, bölgedeki devletlerin güvenliklerini tek başına mevcut düzenin garanti edebileceğine eskisi kadar inanmamasıdır.
İran’a Karşı Bir İttifak mı?
İlk bakışta cevap evet gibi görünebilir.
Suudi Arabistan uzun yıllardır İran’ın füze kapasitesini, bölgesel nüfuzunu ve vekil güçlerini temel güvenlik risklerinden biri olarak görüyor. Körfez’de son dönemde yaşanan askerî gerilimler bu endişeyi daha da büyüttü.
Bu nedenle Mekke İttifakı’nın ortaya çıkışında İran faktörünü yok saymak mümkün değildir.
Fakat anlaşmayı yalnızca İran’ı çevrelemek amacıyla kurulmuş bir yapı olarak görmek de yeterli değildir.
Çünkü Mekke’de ortaya çıkan sistem aynı zamanda bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini daha fazla kendilerinin üretme arayışıdır.
Bu açıdan bakıldığında ittifakın mesajı yalnızca Tahran’a değil, çok daha geniş bir uluslararası sisteme yöneliktir.
Peki İsrail?
Mekke İttifakı’nın daha az konuşulan fakat uzun vadede belki de daha önemli boyutu burada ortaya çıkıyor.
Ortadoğu’nun son yıllardaki güvenlik denkleminde yalnızca İran’ın değil, İsrail’in askerî güç projeksiyonunun da coğrafi sınırları genişledi.
Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den İran’a kadar uzanan askerî hareketlilik, bölgedeki birçok başkent açısından yeni bir güvenlik sorusunu beraberinde getirdi:
İsrail’in askerî hareket alanının sınırı nerede?
Bu soru özellikle Türkiye açısından önemlidir.
Ankara ile Tahran arasında Suriye’den Irak’a ve Kafkasya’ya kadar ciddi rekabet alanları bulunuyor. Fakat Türkiye aynı zamanda İsrail’in Suriye’de ve daha geniş bölgede artan askerî hareketliliğini de kendi güvenlik hesaplarının dışında tutamaz.
Pakistan açısından ise tablo farklıdır. İslamabad’ın İsrail ile diplomatik ilişkisi bulunmuyor. Hindistan ile İsrail arasındaki stratejik ve askerî yakınlaşma da Pakistan’ın güvenlik perspektifine ayrı bir boyut ekliyor.
Suudi Arabistan ise İran’ı dengelemek isterken İsrail’in bölgesel askerî üstünlüğünün sınırsız biçimde genişlemesini kendi çıkarları açısından sorgulamak durumunda.
Dolayısıyla Mekke İttifakı’nın önemli özelliklerinden biri şudur:
İran’a karşı kurulmuş bir ittifak olmak zorunda olmadığı gibi İsrail’e karşı kurulmuş bir ittifak da değildir.
Daha ziyade, gerektiğinde her iki yönde de denge üretebilecek bağımsız bir güç merkezi oluşturma potansiyeli taşımaktadır.
Üçüncü Bir Kutup
Mekke İttifakı’na belki de en doğru perspektif buradan bakılabilir.
Ortadoğu uzun süre iki temel güvenlik ekseni üzerinden okundu.
Bir tarafta Amerika, İsrail ve Washington’ın bölgesel ortakları…
Diğer tarafta İran ve onun oluşturduğu bölgesel nüfuz ağı…
Fakat bu iki eksenin arasında kalan ülkelerin çıkarları artık bu kadar kolay sınıflandırılamıyor.
Türkiye NATO üyesi ama İran ile konuşuyor.
Suudi Arabistan Amerika’nın stratejik ortağı ama Çin ile ilişkilerini geliştiriyor.
Pakistan Çin’in yakın ortağı ama Körfez ve Batı dünyasıyla güçlü bağlarını koruyor.
Üç ülkenin ortak noktası belki de burada ortaya çıkıyor:
Hiçbiri başka bir büyük gücün stratejisinin yalnızca uygulayıcısı olmak istemiyor.
Bu nedenle Mekke İttifakı’nı yeni bir bloktan ziyade bir stratejik özerklik koalisyonu olarak okumak daha anlamlı olabilir.
İran’a gerektiğinde sınır çizebilen…
İsrail’in bölgesel güç projeksiyonunu dengeleyebilen…
Fakat aynı zamanda Washington’a da bölgenin güvenliğinin yalnızca eski mimari üzerinden kurulamayacağını gösteren bir yapı.
Londra’dan Bakıldığında
Londra merkezli stratejik düşünce kuruluşlarının analizlerinde ortak bir ihtiyat dikkat çekiyor.
Mekke İttifakı’nı şimdiden bir “Ortadoğu NATO’su” olarak tanımlamak için erken olduğu düşünülüyor.
Çünkü NATO yalnızca “birine saldırı hepsine saldırıdır” hükmünden ibaret değildir.
Ortak komuta yapısı, askerî planlama mekanizmaları, standartlaştırılmış sistemler, istihbarat paylaşımı, lojistik altyapı ve onlarca yılda oluşmuş kurumsal refleksleri vardır.
Mekke İttifakı henüz bu noktada değildir.
Fakat Londra’daki stratejik analizlerde öne çıkan daha önemli eğilim, bölge ülkelerinin güvenlik konusunda giderek daha fazla kendi kapasitelerine yönelmesidir.
Bu nedenle ittifakın gerçek önemi bugün sahip olduğu askerî kapasiteden ziyade yarın nereye evrilebileceğinde yatıyor.
Üç Ülke, Üç Ayrı Güç
İttifakın yapısı bu açıdan özellikle dikkat çekicidir.
Suudi Arabistan finansal güç ve enerji ağırlığı getiriyor.
Pakistan büyük bir askerî kapasiteye ve Müslüman dünyadaki tek ilan edilmiş nükleer cephaneliğe sahip.
Türkiye ise NATO tecrübesi, operasyonel kapasitesi ve giderek büyüyen savunma sanayiiyle masaya oturuyor.
Bu ülkeler birbirlerinin aynısı değildir.
Tam tersine, güçlerinin farklı olması ittifakın en önemli avantajlarından biri olabilir.
Sermaye…
Teknoloji…
Askerî kapasite…
Nükleer caydırıcılık…
Diplomatik nüfuz…
Coğrafya…
Bunlar aynı stratejik çatı altında birleştiğinde ortaya çıkabilecek kapasite, ülkelerin ayrı ayrı sahip oldukları güçten daha önemli hâle gelebilir.
Nükleer Soruyu Görmezden Gelemeyiz
Pakistan faktörü burada ayrıca önemlidir.
Pakistan nükleer silaha sahip bir devlettir.
Dolayısıyla “birimize yapılan saldırı hepimize yapılmış sayılır” ilkesinin altına Pakistan’ın imza atması kaçınılmaz olarak şu soruyu doğuruyor:
Pakistan’ın nükleer caydırıcılığının gölgesi artık dolaylı biçimde Suudi Arabistan ve Türkiye’nin üzerine de uzanıyor mu?
Hukuken ve resmen bugün böyle bir sonuç çıkarmak mümkün değildir. Açıklanmış bir nükleer garanti bulunmuyor.
Fakat caydırıcılık yalnızca yazılı garantilerden oluşmaz.
Bazen karşı tarafın nasıl bir cevapla karşılaşacağını tam olarak bilememesi de caydırıcılığın parçasıdır.
Bundan sonra ittifak üyelerinden birine yönelik büyük çaplı saldırı planlayan herhangi bir aktörün hesabına yeni bir soru eklenecektir:
Diğer iki ülke ne yapar?
Bu sorunun ortaya çıkması bile stratejik denklemi değiştirebilir.
Türkiye İçin Asıl Kazanç
Türkiye açısından Mekke İttifakı’nı yalnızca yeni bir askerî anlaşmaya katılmak şeklinde değerlendirmek eksik olur.
Asıl mesele Ankara’nın uluslararası sistemde kendisine biçmeye başladığı roldür.
Türkiye uzun yıllar Batı güvenlik mimarisinin doğu kanadındaki önemli ülke olarak tanımlandı.
Bugün ise daha farklı bir konum arıyor:
NATO içinde, fakat yalnızca NATO ile sınırlı olmayan…
Batı ile ilişkili, fakat Batı’ya tamamen bağımlı olmayan…
Körfez ile yakın, fakat İran ile konuşabilen…
Pakistan ile stratejik ortaklık geliştirirken daha geniş Asya coğrafyasıyla ilişkilerini sürdürebilen…
Bu, klasik ittifak siyasetinden daha zor fakat doğru yönetildiğinde daha değerli bir pozisyondur.
Türkiye’nin yeni gücü hangi blokta bulunduğundan çok, farklı güç merkezleri arasında ne kadar vazgeçilmez hâle gelebildiğiyle ölçülebilir.
Mekke İttifakı Ankara açısından tam olarak bu nedenle önemlidir.
Savunma Sanayii: İttifakın Sessiz Motoru
Askerî ittifakların sürdürülebilirliğini yalnızca siyasi deklarasyonlar belirlemez.
Ekonomik çıkarlar da belirler.
Suudi Arabistan savunma harcamalarının önemli bölümünü ülke içinde üretmek istiyor.
Türkiye ise İHA’lardan füzelere, elektronik harpten kara sistemlerine kadar ciddi bir savunma sanayii ekosistemi oluşturdu.
Pakistan da uzun yıllara dayanan askerî üretim altyapısına sahip.
Bu üç kapasitenin birleşmesi; ortak üretimden teknoloji transferine, hava ve füze savunmasından insansız sistemlere, elektronik harpten mühimmata ve deniz güvenliğine kadar geniş bir ortak savunma sanayii alanı oluşturabilir.
Eğer bu gerçekleşirse Mekke İttifakı’nın en kalıcı sonuçlarından biri askerî olmaktan çok stratejik ve endüstriyel olabilir.
Amerika Kaybediyor mu?
Belki de yanlış soru budur.
Türkiye NATO üyesidir.
Suudi Arabistan Washington’ın en önemli bölgesel ortaklarından biridir.
Pakistan’ın da Batı ile uzun bir güvenlik ilişkisi vardır.
Dolayısıyla Mekke İttifakı’nı Amerika karşıtı bir yapılanma olarak görmek doğru olmaz. Nitekim Ankara da ittifakın NATO’ya alternatif veya rakip olmadığını açık biçimde ifade ediyor. (euronews)
Fakat Washington açısından dikkate alınması gereken başka bir gerçek vardır:
Amerika artık bölgedeki tek güvenlik mimarı değildir.
Daha önce Washington’dan güvenlik garantisi isteyen ülkeler, bugün kendi aralarında da güvenlik garantileri üretmeye başlıyor.
Bu Amerika’nın bölgeden çıkarılması değildir.
Amerikan güvenlik tekelinin aşınmasıdır.
İkisi birbirinden oldukça farklıdır.
İlk Kriz Her Şeyi Gösterecek
Yine de ihtiyatlı olmak gerekiyor.
Bir ittifakın gerçek değeri imzalandığı gün değil, sınandığı gün ortaya çıkar.
İran ile Suudi Arabistan arasında doğrudan büyük bir askerî kriz yaşanırsa Türkiye ne yapacak?
Türkiye’nin bölgedeki askerî varlığı ciddi bir saldırıya uğrarsa Pakistan ve Suudi Arabistan nasıl davranacak?
Pakistan ile Hindistan arasında büyük bir çatışma çıkarsa Ankara ve Riyad ne kadar ileri gidecek?
Türkiye ile İsrail arasında ciddi bir askerî kriz yaşanması hâlinde kolektif savunma hükmü nasıl yorumlanacak?
Bunlar bugün cevabı tam olarak bilinmeyen sorulardır.
Üstelik ittifakın hukuki ve kurumsal ayrıntılarının tamamı henüz kamuoyu açısından berraklaşmış değildir. Bu nedenle Mekke İttifakı’nı şimdiden NATO ile eşdeğer görmek doğru olmaz. (DW News)
Fakat aynı nedenle onu yalnızca sembolik bir deklarasyon olarak görmek de hata olabilir.
Yeni Dünyanın İttifakları Farklı Olacak
Belki de Mekke İttifakı bize Ortadoğu’dan daha büyük bir hikâye anlatıyor.
Soğuk Savaş dünyasında ülkeler hangi blokta olduklarıyla tanımlanıyordu.
Yeni dünyada ise devletler aynı anda farklı stratejik ağların içerisinde bulunabiliyor.
Türkiye NATO üyesi olurken Suudi Arabistan ve Pakistan ile ortak savunma mekanizması kurabilir.
Suudi Arabistan Amerika ile stratejik ortaklığını sürdürürken Çin ile ekonomik ilişkilerini büyütebilir.
Pakistan Çin ile tarihî ortaklığını korurken Körfez güvenlik mimarisinin parçası olabilir.
Bu bir çelişki değildir.
Çok kutuplu dünyanın yeni diplomasisi budur.
Ve belki Mekke’de imzalanan anlaşmanın en önemli mesajı da burada yatıyor.
Ortadoğu’nun geleceği yalnızca Washington ile Tahran arasındaki rekabetten ibaret olmayabilir.
İsrail’in askerî üstünlüğü de bölgenin tek belirleyici parametresi olmayabilir.
Arada yeni bir stratejik alan açılıyor.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan bu alanı doldurmaya çalışan ilk aktörlerden olabilir.
Bunun kalıcı bir ittifaka mı, genişleyen yeni bir güvenlik örgütüne mi yoksa zaman içinde önemini kaybedecek bir siyasi deklarasyona mı dönüşeceğini zaman gösterecek.
Ancak yön değişimini görmek için sonucu beklemeye gerek yok.
Ortadoğu artık yalnızca büyük güçlerin rekabet ettiği bir coğrafya olmak istemiyor.
Bölgenin devletleri kendi güvenliklerini, kendi teknolojilerini ve kendi ittifaklarını üretmeye çalışıyor.
Bu yüzden Mekke İttifakı’nı yalnızca “İran’a karşı mı, İsrail’e karşı mı?” sorusuyla okumak yeterli değildir.
Asıl soru daha büyüktür:
Ortadoğu’nun güvenlik düzenini bundan sonra kim kuracak?
Uzun yıllar cevabı Washington olan bu sorunun artık tek bir cevabı olmayabilir.
Mekke’den yükselen mesaj belki de tam olarak budur:
Bölgenin ülkeleri artık yalnızca kurulan masalarda yer istemiyor. Kendi masalarını kurmaya başlıyorlar.