Gürkan Karaçam
Köşe Yazarı
Gürkan Karaçam
 

HAKİKATİN CELLADI: AİDİYET PRANGASI

İnsanlığın en büyük trajedisinin bilgisizlik olduğuna inanmıyorum, ki hiç inanmadığımı daha önceki yazılarımda da sıkça belirtmişimdir. Çünkü bilgiye ulaşmanın bu kadar zahmetsiz olduğu bir çağda, cehalet artık bir imkânsızlık değil, bir tercihtir ve asıl meselemiz de bilmemek değil; bilmeyi reddetmek... Tarih ve bugün hep aynı şeyi söylemiyor mu zaten: İnsan, gerçeği bilmediği için değil; gerçeğin kendi "mahallesine", konforuna veya kutsallarına zarar verme ihtimalinden korktuğu için hakikatten kaçar.   Zihinsel Özgürlüğün Turnusol Kağıdı Bakın zeka çok önemlidir fakat tek başına bir kurtarıcı değildir. En yüksek IQ’ya sahip beyinler bile bir ideolojinin ya da bir grubun sadık askeri haline gelebilir, ki dün bugün yaşananlar bunun en güçlü kanıtıdır. Anlayacağınız gerçek kırılma noktası zeka değil, zihinsel bağımsızlıktır. Aslında bu sanılanın aksine kesinlik zor değil çok kolay bir kazanımdır ve özgürlüğün ilk adımı kendimize şu soruyu sormaya cesaret ettiğimiz an atılır... "Eğer nefret ettiğim biri bu gerçeği söyleseydi, ona yine 'doğru' der miydim?" Eğer cevabımız değişiyorsa, biz bir fikri değil, bir tarafı savunuyoruz demektir. Hâsılı bazıları hakikati sever, bazıları ise sadece kendi yankı odasından yükselen doğruları. Birincisi düşünür, ikincisi ise sadece saf tutar. Mesele bu kadar basittir aslında...   Fikirden Kimliğe Geçiş: En Tehlikeli Durak Bir düşünceyi savunmak ile o düşüncenin "askeri" olmak arasında ince ama kanlı ve kalın bir çizgi vardır. Bakın sıklıkla yazılarımda vurguluyorum; bir fikir, düşünce olmaktan çıkıp bir kimliğe dönüştüğü an, akıl devre dışı kalır ve artık savunduğunuz şey bir tez değildir; varlığınızın bir parçasıdır. Dahası insan, varlığına saldırıldığını hissettiğinde asla sorgulamaz, sadece saldırır. Yoksa siz tarihteki büyük yıkımları sadece görece cahillerin yaptığını mı zannediyorsunuz? Hayır! Aksine, çoğu zaman çok okuyan ama okuduklarını bir aidiyet zırhına dönüştüren "eğitimli" kitleler tarafından gerçekleştirildi bu yıkımlar... Nazileri iktidara taşıyan Avrupa’nın en eğitimli toplumuydu ve akademisyenler, düşünce insanları, sorgulamayı "ihanet" saydıkları gün acımasız cellatlara dönüştüler. Neden mi? Çünkü çoğu insan için değer görmemek, dışlanmak, yanılmaktan çok daha korkutucudur... Aklınızda olsun  sürüden ayrılmanın evrimsel korkusu, modern insanın zihninde "mahallesinden kovulma" korkusu olarak hayatına hâlâ devam ediyor. Ve bu korkunun neler yaptırabileceğini hepimiz biliyoruz aslında... Bu arada bu korku çok zinde , genç ve pek de ölecek gibi durmuyor bunu da buraya bırakayım küçük bir not olarak...   Kendi Gardiyanımız Olmak Bildiğiniz gibi bir toplumda "Doğru nedir?" sorusunun yerini "Bizimkiler ne diyor?" sorusu aldığında, orada düşünce ve vicdan can çekişmeye başlar. Önce özgürlük gider, sonra hukuk ve nihayetinde insanlık...   Bu bağlamda yüzlerce yazı yazdım, ilgililer iyi bilir ki zihinsel kölelik her zaman dışarıdan bir zincirle gelmez. Bazen alkışla, bazen sloganla, bazen de "bizden biri" sıcaklığıyla gelir maalesef... Ve böylelikle en tehlikeli esaret, kişinin kendi zindanının gardiyanı olduğu an ile başlamış olur... Söyler misiniz ; bir insan yanlış yapanı düşman ya da hain olarak değil de, yanlışın söylenmesini "düşmanlık" ve ihanet olarak görüyorsa, o kişi artık hakikatin değil, statükonun koruyucusu değil midir? (Daha mı ağır konuşsaydım acaba...)   Yalnızlığın Ayrıcalığı İnsan “doğası” gereği onaylanmak ister. ( Alın size bir normalleştirme cümlesi daha) Yoksa insan doğası merak ve  sorgulama üzerine mi kuruludur... İnsan doğası gerçekten sadece onaylanmak üzerine kurulu olsaydı, Hz. Âdem görece yasak ağaca yaklaşmazdı. Çünkü onaylanmak; itaat etmeyi, sorgulamamak ise konforu getirir. Demem o ki insanın normali konforu reddetmektir, tercih etmek değil yoksa Cennet’ten daha konforlu bir yer varda ben mi bilmiyorum... Diyeceğim o ki;  insan, ilk günden beri “neden?” sorusunun peşinden yürüdü. Bedeli ağır olsa bile… Belki de insanı diğer varlıklardan ayıran şey de tam olarak budur: Hazır olana teslim olmak değil, bilinmeyene yönelme cesareti. Bu yüzden bana göre insanın özü, yalnızca hizalanmak ya da dayatılan normalleri kabul etmek değil; merak etmek, anlam aramak ve sorgulamaktır. Doğrudur yanlıştır… Bir düşünün isterim...   Bu arada hakikatin ağır bir bedeli vardır: Yalnızlık... Bugün insanlar gerçeği savunmaktan değil, alkışı kaybetmekten korkuyorlar. Oysa kalabalıkların içinde kaybolmak kolaydır; asıl erdem, hakikatin yanında tek başına durabilme iradesidir. Eğer bir gün kendi mahallenize, kendi liderinize veya en sevdiğiniz ideolojiye "Burada bir yanlış var" diyebiliyorsanız, işte o zaman gerçekten özgürsünüz demektir. Ya da özgürlük yolcusu diyelim...   Küçük Bir Devrim Geleceğimizi teknolojinin hızı değil, hakikati kendi aidiyetinden üstün tutabilen zeki ve çalışkan insanların sayısı belirleyecek... Unutmayın lütfen; bir söz, onu söyleyenin kimliğine göre değer kazanıyor ya da kaybediyorsa, orada adalet değil, kabilecilik vardır. Gelin, bugünün küçük ama en büyük devrimini başlatalım: Kendi mahallemize rağmen düşünelim, mahalle sakinlerini rahatsız edecek sorular soralım ve elbette bunu yaparken nezaketi elden bırakmayalım. Çünkü bizi insan yapan şey ne kadar yüksek sesle bağırdığımız değil, gerçeğin hatırı için manipülasyona ne kadar dayanabildiğimiz ve gerektiğinde  tek başına yürümeyi göze alıp alamayacağımızdır...      
Ekleme Tarihi: 31 Mayıs 2026 -Pazar
Gürkan Karaçam

HAKİKATİN CELLADI: AİDİYET PRANGASI

İnsanlığın en büyük trajedisinin bilgisizlik olduğuna inanmıyorum, ki hiç inanmadığımı daha önceki yazılarımda da sıkça belirtmişimdir. Çünkü bilgiye ulaşmanın bu kadar zahmetsiz olduğu bir çağda, cehalet artık bir imkânsızlık değil, bir tercihtir ve asıl meselemiz de bilmemek değil; bilmeyi reddetmek...

Tarih ve bugün hep aynı şeyi söylemiyor mu zaten: İnsan, gerçeği bilmediği için değil; gerçeğin kendi "mahallesine", konforuna veya kutsallarına zarar verme ihtimalinden korktuğu için hakikatten kaçar.

 

Zihinsel Özgürlüğün Turnusol Kağıdı

Bakın zeka çok önemlidir fakat tek başına bir kurtarıcı değildir. En yüksek IQ’ya sahip beyinler bile bir ideolojinin ya da bir grubun sadık askeri haline gelebilir, ki dün bugün yaşananlar bunun en güçlü kanıtıdır. Anlayacağınız gerçek kırılma noktası zeka değil, zihinsel bağımsızlıktır.

Aslında bu sanılanın aksine kesinlik zor değil çok kolay bir kazanımdır ve özgürlüğün ilk adımı kendimize şu soruyu sormaya cesaret ettiğimiz an atılır...

"Eğer nefret ettiğim biri bu gerçeği söyleseydi, ona yine 'doğru' der miydim?"

Eğer cevabımız değişiyorsa, biz bir fikri değil, bir tarafı savunuyoruz demektir. Hâsılı bazıları hakikati sever, bazıları ise sadece kendi yankı odasından yükselen doğruları. Birincisi düşünür, ikincisi ise sadece saf tutar. Mesele bu kadar basittir aslında...

 

Fikirden Kimliğe Geçiş: En Tehlikeli Durak

Bir düşünceyi savunmak ile o düşüncenin "askeri" olmak arasında ince ama kanlı ve kalın bir çizgi vardır. Bakın sıklıkla yazılarımda vurguluyorum; bir fikir, düşünce olmaktan çıkıp bir kimliğe dönüştüğü an, akıl devre dışı kalır ve artık savunduğunuz şey bir tez değildir; varlığınızın bir parçasıdır. Dahası insan, varlığına saldırıldığını hissettiğinde asla sorgulamaz, sadece saldırır. Yoksa siz tarihteki büyük yıkımları sadece görece cahillerin yaptığını mı zannediyorsunuz? Hayır! Aksine, çoğu zaman çok okuyan ama okuduklarını bir aidiyet zırhına dönüştüren "eğitimli" kitleler tarafından gerçekleştirildi bu yıkımlar...

Nazileri iktidara taşıyan Avrupa’nın en eğitimli toplumuydu ve akademisyenler, düşünce insanları, sorgulamayı "ihanet" saydıkları gün acımasız cellatlara dönüştüler. Neden mi? Çünkü çoğu insan için değer görmemek, dışlanmak, yanılmaktan çok daha korkutucudur...

Aklınızda olsun  sürüden ayrılmanın evrimsel korkusu, modern insanın zihninde "mahallesinden kovulma" korkusu olarak hayatına hâlâ devam ediyor. Ve bu korkunun neler yaptırabileceğini hepimiz biliyoruz aslında... Bu arada bu korku çok zinde , genç ve pek de ölecek gibi durmuyor bunu da buraya bırakayım küçük bir not olarak...

 

Kendi Gardiyanımız Olmak

Bildiğiniz gibi bir toplumda "Doğru nedir?" sorusunun yerini "Bizimkiler ne diyor?" sorusu aldığında, orada düşünce ve vicdan can çekişmeye başlar. Önce özgürlük gider, sonra hukuk ve nihayetinde insanlık...

 

Bu bağlamda yüzlerce yazı yazdım, ilgililer iyi bilir ki zihinsel kölelik her zaman dışarıdan bir zincirle gelmez. Bazen alkışla, bazen sloganla, bazen de "bizden biri" sıcaklığıyla gelir maalesef... Ve böylelikle en tehlikeli esaret, kişinin kendi zindanının gardiyanı olduğu an ile başlamış olur...

Söyler misiniz ; bir insan yanlış yapanı düşman ya da hain olarak değil de, yanlışın söylenmesini "düşmanlık" ve ihanet olarak görüyorsa, o kişi artık hakikatin değil, statükonun koruyucusu değil midir? (Daha mı ağır konuşsaydım acaba...)

 

Yalnızlığın Ayrıcalığı

İnsan “doğası” gereği onaylanmak ister. ( Alın size bir normalleştirme cümlesi daha) Yoksa insan doğası merak ve  sorgulama üzerine mi kuruludur... İnsan doğası gerçekten sadece onaylanmak üzerine kurulu olsaydı, Hz. Âdem görece yasak ağaca yaklaşmazdı. Çünkü onaylanmak; itaat etmeyi, sorgulamamak ise konforu getirir. Demem o ki insanın normali konforu reddetmektir, tercih etmek değil yoksa Cennet’ten daha konforlu bir yer varda ben mi bilmiyorum...

Diyeceğim o ki;  insan, ilk günden beri “neden?” sorusunun peşinden yürüdü. Bedeli ağır olsa bile…

Belki de insanı diğer varlıklardan ayıran şey de tam olarak budur:

Hazır olana teslim olmak değil, bilinmeyene yönelme cesareti.

Bu yüzden bana göre insanın özü, yalnızca hizalanmak ya da dayatılan normalleri kabul etmek değil; merak etmek, anlam aramak ve sorgulamaktır.

Doğrudur yanlıştır… Bir düşünün isterim...

 

Bu arada hakikatin ağır bir bedeli vardır: Yalnızlık...

Bugün insanlar gerçeği savunmaktan değil, alkışı kaybetmekten korkuyorlar. Oysa kalabalıkların içinde kaybolmak kolaydır; asıl erdem, hakikatin yanında tek başına durabilme iradesidir. Eğer bir gün kendi mahallenize, kendi liderinize veya en sevdiğiniz ideolojiye "Burada bir yanlış var" diyebiliyorsanız, işte o zaman gerçekten özgürsünüz demektir. Ya da özgürlük yolcusu diyelim...

 

Küçük Bir Devrim

Geleceğimizi teknolojinin hızı değil, hakikati kendi aidiyetinden üstün tutabilen zeki ve çalışkan insanların sayısı belirleyecek...

Unutmayın lütfen; bir söz, onu söyleyenin kimliğine göre değer kazanıyor ya da kaybediyorsa, orada adalet değil, kabilecilik vardır.

Gelin, bugünün küçük ama en büyük devrimini başlatalım: Kendi mahallemize rağmen düşünelim, mahalle sakinlerini rahatsız edecek sorular soralım ve elbette bunu yaparken nezaketi elden bırakmayalım.

Çünkü bizi insan yapan şey ne kadar yüksek sesle bağırdığımız değil, gerçeğin hatırı için manipülasyona ne kadar dayanabildiğimiz ve gerektiğinde  tek başına yürümeyi göze alıp alamayacağımızdır...

 

 

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve turkishpress.co.uk sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.