Gerçekte Kontrol Kimde?
Sosyal medya gerçekten özgür mü? Yoksa bize yalnızca özgürlük hissi mi veriliyor? Şöyle desem şaşırır mısınız? Belki de modern dünyanın en büyük illüzyonu; insanların tamamen özgür düşündüğüne inanmasıdır. Çünkü tarihe baktığımızda güç merkezleri hiçbir dönemde yalnızca fiziksel alanları kontrol etmekle yetinmedi. Asıl mesele her zaman insan zihniydi. Neden mi? Çünkü toprağı yönetmek maliyetlidir. Ama algıyı yönetmek… Bir medeniyetin yönünü bile değiştirebilir. Bu arada siz ihtimalli konuştuğuma bakmayın benim...
Peki bugün gerçekten ne oluyor?
Bir uygulamaya giriyoruz… Dakikalarca kaydırıyoruz… Gülüyoruz… Öfkeleniyoruz… Tepki veriyoruz… Ve çoğu zaman şunu düşünüyoruz: “Kararları ben veriyorum.”
Peki ya vermiyorsak? Buna ne dersiniz?
Belki de modern çağın en büyük savaş alanı artık sınırlar değil… İnsan dikkatidir.

Algılar Nasıl Yönetiliyor?
Bir insanın neye kızacağını… Neye üzüleceğini… Neyi konuşacağını… Neyi unutacağını… Bir sistem belirleyebilir mi?
Neden olmasın?
Çünkü bugün sosyal medya yalnızca insanların paylaşım yaptığı bir alan olmaktan çıktı gibi görünüyor. Aynı zamanda devasa bir psikolojik gözlem laboratuvarına dönüşmüş durumda.
Düşünsenize ya milyarlarca insanın: korkuları, zaafları, siyasi eğilimleri, dikkat süreleri, öfke eşikleri, tüketim alışkanlıkları aynı anda analiz ediliyorsa... Ediliyor mu dediniz... “Peki öyle oslun.”...
Şöyle desem abartmış olur muyum? Belki de insanlık tarihinde ilk kez, toplumların bilinçaltı bu kadar detaylı haritalandırılıyor ve ironiye bakın ki insanlar bunu “gönüllü” şekilde yapıyor.
Bu Sistem Yeni mi?
Şöyle desem şaşırır mısınız? Belki de insanlık tarihinin en eski güçlerinden biri; gerçeği değiştirmek değil… Gerçeğin nasıl hatırlanacağını belirlemektir.
Çünkü algı yönetimi yalnızca dijital çağın ürünü olmayabilir.
Tarih boyunca kimi zaman söylentilerle… Kimi zaman gazetelerle… Kimi zaman propaganda metinleriyle… Toplumların öfkesi yönlendirildi.
Mesela çok çarpıcı bir örnek vardır.
Marie Antoinette’ye halk aç, ekmek bulamıyor dediklerinde, Kraliçe’nin “açın sarayların kapısını, erzak depolarında ne varsa alsınlar hatta pastaları bile alsınlar” dediğini anlatsa da bir çok tarihçi, dönemin devrim gazeteleri ve propaganda dili bambaşka bir cümleyi büyüttü; “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler”. Bugün bile milyonlarca insan bu sözü hâlâ gerçek sanıyor ve belki de bu şekilde tarihin en güçlü algılarından biri doğdu.
Anladığınız üzere;
Bir cümle… Bir manşet… Bir söylenti…
Ve yüzyıllar boyunca bir insanın hafızalardaki kimliği tamamen değiştirildi.
Sizce düşündürücü değil mi?
Yani mesele yalnızca gerçek de değildir. Gerçeğin nasıl servis edildiği… hangi duyguyla yayıldığı… ve insanların zihnine hangi çerçeveyle yerleştirildiği de en az gerçek kadar etkilidir.
Düşünüyorum da bugün sosyal medya üzerinden yaşadığımız şeylerin kökü çok daha eskiye dayanıyor olabilir mi? Neden olmasın?
Özgürlük mü, Yönlendirme mi?
İşte asıl soru burada başlıyor.
Bir insan sürekli aynı içeriklerle karşılaşıyorsa… Sürekli benzer düşünceleri görüyorsa… Sürekli aynı korkular pompalanıyorsa… O insanın kararları gerçekten kendisine ait midir? Sizce bir gün insan yankı odasını hapishane olarak görür mu acep?
Buna ne dersiniz?
Belki de modern manipülasyon artık yasaklayarak değil… Seçenek sunuyormuş gibi yaparak, insanların “gönüllü” girdikleri yankı hapishanelerinde ilerliyordur.
Anladığınız üzere eski dönemlerde insanlar susturulurken bugün herkes “özgürce” konuşturuluyor.
Fakat çok ilginç bir detay var: Kimin görünür olacağına… Kimin büyüyeceğine… Kimin gündem olacağına… Çoğu zaman “görünmeyen” algoritmalar karar veriyor.
Ne dersiniz belki de yeni çağın görünmeyen editörleri artık insanlar değil de kodlardır. Yoksa kod, algoritma masalını bir kenara bırakıp tasmalı yazılımcılar mı deseydim...
Algoritmalar Tarafsız mı?
Şimdi çok kritik bir noktaya gelelim.
Algoritmalar gerçekten tarafsız olabilir mi? Ya da algoritma perdesini kaldırıp yazılımcılar mı desek?
Sonuçta algoritmaları da insanlar yazmıyor mu? Ve sizce insanın olduğu yerde ideoloji, çıkar, korku, güç mücadelesi, yönlendirme arzusu tamamen sıfırlanabilir mi?
Bence asıl tartışılması gereken nokta tam da burası.
Çünkü modern dünyada artık bilgiye ulaşmak kadar… Hangi bilginin öne çıkarıldığı da önem kazandı.
Şöyle düşünelim… Milyonlarca paylaşım içerisinden neden bazıları bir anda büyüyor? Neden bazı konular sürekli önümüze düşüyor? Neden bazı tartışmalar günlerce sürerken bazıları birkaç saatte kayboluyor?
Bu yalnızca doğal dijital akış olabilir mi? Belki. Ama başka ihtimaller de olabilir mi? Neden olmasın?
Dijital Kalabalıklar Yönetiliyor Olabilir mi?
Tarihte kalabalıkları yönetenler büyük güç elde etti. Bugün ise dijital kalabalıklar oluşuyor.
Bir etiket… Bir video… Bir akım… Bir cümle…
Ve milyonlarca insan aynı psikolojik dalganın içine girebiliyor.
İşte burada çok farklı bir soru ortaya çıkıyor: Sosyal medya toplumların reflekslerini ölçen bir sistem olabilir mi?
Buna ne dersiniz?
Belki de hangi toplumun: ne kadar hızlı öfkelendiği, hangi konularda bölündüğü, hangi korkulara teslim olduğu, hangi liderlik diline tepki verdiği anbean analiz ediliyor olmasın sakın.
Çünkü bilgi çağında en değerli şey petrol değil insan davranışıdır.
Dijital Çağın Yeni İmparatorlukları mı?
Eskiden imparatorluklar ordularıyla büyürdü. Bugün ise bazı yapılar yalnızca veriyle büyüyor olabilir.
Şaşırır mısınız bilmiyorum ama… Belki de gelecekte devletlerden bile güçlü dijital yapılar ortaya çıkabilir. Bu arada devletler de tasarlanmış yapılar denebilir mi ki...
Sizce; insan psikolojisini bilen, dikkat ekonomisini yöneten, gündemi şekillendiren, toplumsal refleksleri analiz eden bir sistemin etkisi küçümsenebilir mi?
Belki de modern çağın gerçek güç merkezleri artık yalnızca görünen kurumlar değildir. Olabilir mi? Neden olmasın?
Gerçek Özgürlük Nedir?
Belki de mesele sosyal medyayı tamamen reddetmek değildir. Çünkü teknoloji doğru kullanıldığında büyük fırsatlar da sunabilir. Ama asıl mesele şudur: İnsan gördüğü şeyin neden karşısına çıktığını sorguluyor mu? Çünkü sorgulama bittiğinde… Yönlendirme başlar.
Bir insan: neden öfkelendiğini, neden korktuğunu, neden bir şeye inanıp diğerini reddettiğini araştırmıyorsa… Gerçek özgürlükten söz etmek mümkün müdür?
Şöyle bitirsem fazla mı iddialı olur?
Belki de geleceğin en büyük savaşı; toprak için değil… insan zihninin bağımsız kalabilmesi için verilecektir.
Ve belki de gerçek özgürlük; önümüze konulanı izlemek değil… neden önümüze konulduğunu anlayabilmektir.