Sorularla başlamayı severim bazen bilirsiniz... Sizce asıl mesele yapay zekânın çok şey bilmesi midir? Yoksa insanın doğru soruları sormayı bırakması mı?...
Kanaatimce çağımızın en büyük yoksulluğu bilgi eksikliği değil, soru eksikliğidir. Çünkü cevaplar çoğaldıkça merak azalıyor, arama motorları büyüdükçe hayal gücü küçülüyor, algoritmalar güçlendikçe insanın kendi iç sesi biraz daha kısılıyor.
Oysa medeniyetleri cevaplar değil, sorular değiştirdi. Bir elmanın neden düştüğünü soran bir merak, fiziği yeniden yazdı. Güneş gerçekten dünyanın etrafında mı dönüyor diye şüphe eden bir zihin, gökyüzünü değiştirdi. "İnsan nedir?" diye soran filozoflar ise yalnızca kitaplar değil, çağlar inşa etti.
Şimdi şu soruların cevaplarını birlikte aramaya ne dersiniz...
Düşünmek gerçekten nedir?
Bir sonuca ulaşmak mı?
Yoksa ulaştığın her sonucun altındaki zemini yeniden kazmak mı?
Sizce bugün karşımızda duran devasa yapay zekâ, gerçekten düşünüyor mu; yoksa milyarlarca cümlenin arasından en yüksek olasılığı seçen kusursuz bir istatistik makinesi mi?
Sokrates gibi kendi cevabını sorgulayabilir mi? Descartes gibi kendi varlığından bile şüphe edebilir mi? Nietzsche gibi dün savunduğu bütün değerleri kendi elleriyle yıkabilir mi? Mevlânâ gibi aynı anda hem haklı olmayı hem de eksik olmayı taşıyabilir mi? Yoksa bütün söyledikleri, insanlığın aynaya yansıyan kusursuz ama ruhsuz bir görüntüsünden mi ibaret?
Belki de asıl korkmamız gereken yapay zekâ değildir. Asıl korkmamız gereken, yapay zekâ kadar tahmin edilebilir hâle gelen insan zihnidir. Çünkü insan da çoğu zaman kendi algoritmalarıyla yaşar...
Ailesinin doğrularını sorgulamadan tekrar eder. Toplumun ezberlerini kendi fikri sanır. Kalabalığın alkışladığını hakikat zanneder. Kendi inancını değil, kendi alışkanlığını savunur.
Ve en tehlikelisi...
Kendi cevabından hiç şüphe etmez...
Hiç hata yapmayan bir makine mi daha tehlikelidir sizce, yoksa yanılabileceğini asla kabul etmeyen bir insan mı?
Bakın! Tarih boyunca yıkımların çoğu bilgisizlikten değil, kesinlik sarhoşluğundan doğdu. İnsanlar yanlış bildikleri için değil, doğru bildiklerinden asla vazgeçmedikleri için birbirlerini yaktılar, sürgün ettiler, susturdular. Belki de zekânın gerçek ölçüsü cevap vermek değil, cevabını değiştirebilmektir. Yoksa sorularını mı deseydim...
Bir makine neden yalan söyler? Muhtemelen insanı taklit etmek için.
Peki insan neden gerçeği bile bile reddeder? Çünkü bazen kimliklerimiz, hakikatten daha değerlidir.
Anlayacağınız aidiyetlerimiz, düşüncelerimizin önüne geçer çoğu zaman. Egomuz, vicdanımızı susturur...
Tam da burada yapay zekâ ile insan arasındaki en büyük fark ortaya çıkar kanımca. Yapay zekâ örüntü bulur. İnsan ise anlam üretir. Yapay zekâ geçmişe bakarak tahmin eder. İnsan ise henüz doğmamış ihtimalleri hisseder. Yapay zekâ empatiyi tarif edebilir belki ama bir annenin gece boyunca kapıya bakarak beklediği sessizliği hissedebilir mi? Veya ilk ihanetin kalpte bıraktığı görünmez çatlağı yaşayabilir mi? Ya da kaybettiği bir dostun telefon rehberindeki ismine dakikalarca bakıp hiçbir tuşa basamamanın ağırlığını anlayabilir mi?
Acaba çocukluğun yağmur kokusunu, eski bir evin sessizliğini, yarım kalmış bir vedayı hangi veri tabanı saklayabilir? Söylesenize; pişmanlığın matematiği var mıdır? Vicdanın algoritması yazılabilir mi? Merhametin formülü çıkarılabilir mi?
Dahası insan neden bazen kendi zararına olanı seçer? Neden bazı doğrular canımızı acıtırken, bazı yalanlar bize güvenli bir yuva gibi gelir? Neden hiçbir mantıklı sebep yokken bir yabancıya güvenir, yıllarca sevdiğimiz bir düşünceden tek gecede vazgeçeriz? Ve belki de en zor soru şudur: İnsan neden bazen kendini bile anlayamaz?
Farkındaysanız tam da burada yapay zekânın ulaşamayacağı bir alan başlıyor. Çünkü insan sadece düşünen bir varlık değildir. İnsan aynı zamanda çelişen, pişman olan, vazgeçen, yeniden başlayan, affeden, unutan ve tekrar seven bir varlıktır.
Bilmem ki... Bizi diğer bütün zekâlardan ayıran şey belki de bilgi değil, kendi bilgimizi yargılayabilme cesaretidir. Kendi inancımızı mahkemeye çıkarabilme erdemidir. Kendi haklılığımızdan korkabilme olgunluğudur...
Bu bağlamda sanırım geleceğin en güçlü insanı en hızlı düşünen olmayacak. En çok veriyi ezberleyen de olmayacak. Kanımca herkesin aynı cevabı alkışladığı bir çağda ayağa kalkıp tek bir özgün soru sorabilen insan olacak belki de ...
Neden mi? Çünkü hakikat çoğu zaman cevabın içinde değil, cevabı rahatsız eden sorunun içinde saklıdır...
Ne dersiniz? Belki de insanlığın ilerlemesini sağlayan şey hiçbir zaman kusursuz cevaplar olmadı. Zihnindeki bitmek bilmeyen şüpheler oldu belki...
Merak oldu...
Cesaret oldu...
Yanılmayı göze almak oldu...
Bu yüzden artık yapay zekâya cevabı tahmin edilebilir kalıp sorular sormayı bırakın.
Onun ezberini bozacak sorular sorun.
Daha da önemlisi, kendi ezberinizi bozacak sorular sorun.
Çünkü insanı insan yapan şey bildikleri değil, bildiklerini her gün yeniden sorgulayabilmesidir.
Ve belki bir gün bütün ekranlar aynı cevabı gösterirken, bütün algoritmalar aynı doğruda birleşirken, bütün kalabalıklar aynı cümleyi tekrar ederken özgürlüğü koruyacak tek bir soru kalacak:
Ya cevap yanlışsa?
Çünkü ; İnsanlık hiçbir zaman yanlış cevaplar yüzünden karanlığa gömülmedi. Karanlık, bir cevabın sonsuza kadar doğru ilan edildiği gün başladı...