Ahmet Hilmi Gökmen / Stratejik Analist / Uluslararası İş ve Yatırım İlişkileri
Köşe Yazarı
Ahmet Hilmi Gökmen / Stratejik Analist / Uluslararası İş ve Yatırım İlişkileri
 

Alman İslamı mı, Almanya’da Kök Salan İslam mı?

Sivil toplum kuruluşları üzerinden yeni bir egemenlik ve yabancı etki tartışması  Yaklaşık iki ay önce Londra’da, Türkiye’den ziyarete gelen milletvekili dostlarımla bir kahve sohbetinde bir araya geldik. Londra’ya gelmeden önce Almanya ve Fransa’da temaslarda bulunduklarını, özellikle Türk toplumunun yoğun olarak yaşadığı bölgelerde vatandaşlarla görüştüklerini anlattılar. Sohbet sırasında aktardıkları bir konu özellikle dikkatimi çekmişti. Avrupa’daki Türk toplumundan en fazla duydukları meselelerden birinin, Türkiye’den eskisi gibi imam ve din görevlisi getirilememesi olduğunu söylediler. O gün üzerinde konuştuğumuz bu konu benim için orada kapanmadı. Ağustos ayı içerisinde Türkiye’de bulunduğum süre boyunca yaptığım temaslarda ise bu defa başka bir tartışma sık sık karşıma çıktı: Dinî yapılar ve sivil toplum kuruluşlarının başka ülkelerle kurdukları ilişkiler, yabancı devletlerin bu yapılar üzerindeki muhtemel etkileri ve devletlerin kendi egemenlik alanlarını koruma hakkının sınırları… Bir tarafta Avrupa, kendi sınırları içerisindeki dinî ve sivil yapıların yabancı devletlerin etkisinden ne ölçüde bağımsız olması gerektiğini tartışıyordu. Diğer tarafta Türkiye’de de farklı bir bağlam içerisinde benzer sorular gündeme geliyordu. Bu iki tartışmayı yan yana koyduğumda, Londra’daki o kahve sohbetinde duyduğum meselenin aslında çok daha geniş bir tartışmanın parçası olduğunu düşündüm: Bir devlet, kendi sınırları içerisindeki dinî hayatın başka bir devletin kurumsal etkisi altında kalmasını ne ölçüde kabul eder? Bu sorunun peşinden gidince karşıma Almanya’nın son yıllarda yürüttüğü önemli bir dönüşüm çıktı. Mesele yalnızca Türkiye’den Almanya’ya kaç imam gönderilebileceği değildi. Mesele, Avrupa’daki Müslümanların dinî hayatının önümüzdeki yıllarda nasıl kurumsallaşacağı, din görevlilerinin nerede yetişeceği ve bu yapıların başka ülkelerle nasıl bir kurumsal ilişki sürdüreceğiydi. Ve bütün bunlar beni şu soruya götürdü: Alman İslamı mı doğuyor, yoksa Almanya’da kök salan bir İslam mı?    14 Aralık 2023: Bir dönüm noktası Almanya’da uzun yıllar uygulanan sistem biliniyor. Türkiye’de yetişen din görevlileri Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından görevlendiriliyor, Türk devletinin personeli olarak Almanya’ya gidiyor ve çoğunlukla DİTİB bünyesindeki camilerde belirli sürelerle hizmet veriyordu. Ancak bu model açısından önemli dönüm noktalarından biri 14 Aralık 2023 tarihinde yaşandı. Almanya Federal İçişleri Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve DİTİB arasında yürütülen görüşmeler sonucunda, Türkiye’den devlet görevlisi olarak imam gönderilmesi sisteminin kademeli biçimde sona erdirilmesi yönünde bir mutabakata varıldığını açıkladı. O tarihte Almanya’da Türkiye’den gönderilmiş yaklaşık 1.000 Diyanet din görevlisi bulunuyordu. Ortaya konulan yol haritasına göre Almanya’da yılda yaklaşık 100 imam ve din görevlisinin yetiştirilmesi, buna paralel olarak Türkiye’den gönderilenlerin sayısının kademeli biçimde azaltılması öngörülüyordu. Dönemin Almanya İçişleri Bakanı Nancy Faeser’in açıklamaları, Berlin’in meseleye nasıl baktığını göstermesi bakımından dikkat çekiciydi. Almanya; ülkenin dilini konuşan, toplumu tanıyan ve Almanya’nın toplumsal şartları içerisinde hizmet verebilecek din görevlileri istiyordu. Alman makamları ayrıca bu dönüşümün Türkiye’nin Almanya’daki cami cemaatleri üzerindeki etkisini azaltacağını da açıkça ifade ediyordu. Dolayısıyla burada yalnızca bir imam yetiştirme reformundan söz etmiyoruz. Aynı zamanda dinî hayatın kurumsal merkezinin nerede bulunacağına ilişkin daha kapsamlı bir dönüşümden söz ediyoruz.   Değişen sadece imamın pasaportu değil 2023’te açıklanan yol haritasının dikkat çekici başka bir boyutu daha vardı. Türkiye’den gönderilen Diyanet imamlarının mesleki denetiminin Türk başkonsolosluklarından alınarak Almanya hukukuna göre faaliyet gösteren DİTİB’e geçirilmesi öngörülüyordu. Bu geçiş 2024 yılında gerçekleştirildi. Alman hükümeti Eylül 2025’te yaptığı açıklamada da temel hedefin devam ettiğini teyit etti: Diyanet tarafından Türkiye’den Almanya’ya imam gönderilmesinin kademeli olarak sona erdirilmesi. Dolayısıyla karşımızda geçici bir siyasi tartışmadan ziyade birkaç yıla yayılan yapısal bir dönüşüm bulunuyor. Berlin’in kendi açısından ortaya koyduğu gerekçeler anlaşılabilir: Entegrasyon… Almanca bilen din görevlileri… Alman toplumunu ve hukuk düzenini tanıyan imamlar… Ve bütün bunlarla birlikte Almanya’daki dinî hayat üzerinde yabancı devletlerin kurumsal etkisinin azaltılması.   İmamları bundan sonra kim yetiştirecek? Almanya’da İslam teolojisi üniversitelerde akademik bir alan olarak önemli ölçüde kurumsallaşmış durumda. Bunun yanında imamlık ve dinî rehberlik için uygulamalı eğitim modelleri de geliştiriliyor. Osnabrück merkezli Islamkolleg Deutschland bunun örneklerinden biri. DİTİB de Almanya içerisinde kendi din görevlisi yetiştirme programlarını yürütüyor. Buradaki eğitim yalnızca klasik dinî bilgiyle sınırlı değil. Almanca, vaaz ve hitabet, manevi rehberlik, cemaat hizmetleri, Alman tarihi ve toplumsal-siyasi meseleler gibi alanlar da yeni din görevlisi profilinin içerisinde yer alıyor. Ortaya tek merkezden yönetilen bir “Almanya Diyaneti” çıkmıyor. Ancak imamın Almanya’da yetiştiği, Almanca konuştuğu, Almanya’daki kurumlar tarafından istihdam edildiği ve meslek hayatını büyük ölçüde Almanya’da sürdürdüğü yeni bir model gelişiyor. İşte “Alman İslamı” tartışması tam olarak burada başlıyor.   Alman İslamı mı?  Elbette Alman devleti yeni bir İslam tarifi yapmıyor; yeni bir mezhep oluşturmuyor veya Müslümanlara nasıl ibadet edeceklerini söylemiyor. Dolayısıyla “Almanya yeni bir İslam dini oluşturuyor” demek hem hukuken hem sosyolojik olarak fazla iddialı olur. Fakat meseleye başka bir açıdan bakmak gerekiyor. Bir dinî toplumun karakterinin değişmesi için inancın temel kaynaklarının değişmesi gerekmez. İmamın nerede yetiştiği… Maaşını kimin ödediği… Hangi dilde vaaz ettiği… Hangi toplum içerisinde eğitim aldığı… Kurumsal olarak nereye bağlı olduğu… Ve dinî otoritesinin hangi ülkede merkezlendiği… Bütün bunların değişmesi birkaç nesil içerisinde önemli bir sosyolojik dönüşüm yaratabilir. Fakat burada diğer ihtimali de görmek gerekiyor. Berlin’de doğmuş, Köln’de üniversite okumuş, Almancayı Türkçeden daha güçlü konuşan üçüncü veya dördüncü nesil bir Türk gencinin karşısında Almanca konuşan ve yaşadığı toplumu anlayan bir imam istemesi mutlaka bir devlet mühendisliği değildir. Bu aynı zamanda göçün ve kuşak değişiminin doğal sonucudur. Dolayısıyla soru hâlâ ortadadır: Alman İslamı mı, Almanya’da kök salan İslam mı?  Berlin için meşru olan Ankara için neden olmasın?  Meselenin Türkiye açısından düşündürücü tarafı burada başlıyor. Almanya, kendi sınırları içerisindeki dinî yapıların başka devletlerin siyasi, idari veya kurumsal etkisi altında bulunmasını tartışıyor ve bu etkiyi azaltacak somut politikalar geliştiriyor. Türkiye’den devlet görevlisi imam gönderilmesini kademeli olarak azaltıyor ve din görevlilerinin yetiştirilmesini giderek Almanya merkezli hale getiriyor. Almanya’nın kendi egemenliği açısından böyle bir hassasiyet göstermesini anlamak mümkündür. Fakat o zaman aynı soruyu Türkiye açısından da sormamız gerekir: Berlin kendi topraklarında yabancı devlet etkisini azaltmayı meşru bir egemenlik meselesi olarak görüyorsa, Ankara’nın kendi topraklarında aynı hassasiyeti göstermesi neden garipsensin? Üstelik mesele yalnızca dinî kuruluşlarla sınırlı değildir. Bugünün dünyasında vakıflar, dernekler, düşünce kuruluşları, kültür merkezleri, eğitim kurumları ve uluslararası sivil toplum örgütleri ülkeler arasında geniş ilişki ağları oluşturuyor. Bunların büyük bölümü son derece meşru faaliyetlerdir. Bir Türk sivil toplum kuruluşunun Almanya’da faaliyet göstermesi ne kadar doğalsa, bir Alman kuruluşunun Türkiye’de faaliyet göstermesi de o kadar doğaldır. Bir Türk vakfının Berlin’de Alman makamlarıyla görüşmesi nasıl tek başına şüpheli bir faaliyet değilse, bir Alman vakfının Ankara’da Türk sivil toplumuyla ilişki kurması da tek başına yabancı müdahale olarak değerlendirilemez. Fakat bütün devletlerin sorma hakkına sahip olduğu önemli bir soru vardır: Uluslararası ilişki nerede biter, yabancı etki nerede başlar? Yabancı ilişki, yabancı kontrol değildir Belki de bu tartışmanın en önemli ayrımı budur. Bir başka devletin finansmanı, yönlendirmesi veya kurumsal gücü, bir ülkedeki dinî ya da sivil yapının bağımsız karar alma iradesini etkileyen bir seviyeye ulaşıyorsa devletlerin bunu sorgulaması anlaşılabilir. Bu ilke Almanya için geçerliyse Türkiye için de geçerli olmalıdır. Çünkü egemenlik tek taraflı bir kavram değildir. Ancak bunun karşısında en az egemenlik kadar önemli başka bir ilke bulunuyor: Yabancı ilişki ile yabancı kontrol aynı şey değildir. Uluslararası bir konferansa katılmak, başka ülkelerde kurum açmak, yabancı kuruluşlardan şeffaf ve hukuka uygun destek almak veya başka ülkelerin kamu kurumlarıyla görüşmek tek başına bir yapıyı “yabancı etki unsuru” haline getirmez. Bir devletin müdahalesinin meşru kabul edilebilmesi için ilişkinin niteliğine, şeffaflığına, finansman biçimine ve gerçekten başka bir devlet adına yönlendirme veya hukuk dışı faaliyet bulunup bulunmadığına bakılması gerekir. İşte Türkiye’nin de Almanya’nın da gerçek sınavı burada başlıyor. Devlet kendi egemenliğini korurken sivil toplumun bağımsızlığını da koruyabilecek mi? Yabancı etkiyi engellerken uluslararası iş birliğini boğmayacak mı? Güvenlik kaygısıyla din, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü arasındaki çizgiyi doğru yerde çizebilecek mi? Çünkü mesele Ankara’nın Berlin’den veya Berlin’in Ankara’dan şüphe duyması değildir. Asıl mesele, küreselleşmiş dünyada devletlerin kendi egemenliklerini korurken dinî ve sivil alanın özgürlüğünü nasıl koruyacaklarıdır. Türkiye’nin asıl sorusu ne olmalı? Türkiye açısından meselenin bir başka stratejik boyutu daha var. Birinci nesil Türk işçisi Almanya’ya giderken Türkiye’yi de yanında götürdü. Camisi Türkiye’ye bakıyordu. İmamı Türkiye’den geliyordu. Dinî kitapları Türkiye’den geliyordu. Hutbesi Türkçeydi. Çocuklarının bir gün Türkiye’ye döneceğini düşünüyordu. Bugün ise üçüncü, hatta dördüncü nesilden söz ediyoruz. Berlin’de doğan, Frankfurt’ta üniversite okuyan ve hayatının tamamını Almanya’da geçirmesi muhtemel bir Türk gencinin sosyal ve dinî ihtiyaçlarının dedesinin ihtiyaçlarından farklılaşması son derece doğal. Almanya bunu görüyor. Türkiye’nin de görmesi gerekiyor. Bu nedenle Türkiye açısından stratejik soru yalnızca: “Avrupa’ya eskisi gibi kaç imam gönderebiliriz?” olmamalıdır. Daha önemli soru şudur: Avrupa’da yetişecek yeni nesil Müslüman din görevlilerinin Türkiye’nin yüzyıllar içerisinde oluşturduğu dinî, kültürel ve ilmî birikimle ilişkisi nasıl devam edecek? Kurumsal bağın değişmesi kültürel ve ilmî bağın kopmasını zorunlu kılmaz. Belki Türkiye’nin yeni dönemde üzerinde düşünmesi gereken model de budur: Personel gönderen bir merkez olmaktan; akademik iş birliği, ilahiyat birikimi, kültürel hafıza ve entelektüel üretim sağlayan bir merkeze doğru dönüşmek.   Asıl mesele imamın pasaportundan daha büyük Yaklaşık iki ay önce Londra’daki o kahve sohbetinde duyduğum, “Türkiye’den artık eskisi gibi imam ve din görevlisi getiremiyoruz” şikâyeti ilk bakışta teknik bir mesele gibi görünüyordu. Aradan geçen sürede gerek Avrupa’daki gelişmelere gerekse Türkiye’deki tartışmalara birlikte baktığımda, meselenin imamların çok ötesinde olduğunu düşünüyorum. Bir tarafta devletlerin kendi toplumlarını yabancı etkiden koruma arayışı… Diğer tarafta din ve vicdan özgürlüğü… Bir tarafta entegrasyon… Diğer tarafta kültürel ve dinî kimliğin korunması… Ve bütün bunların ortasında Avrupa’da artık üçüncü ve dördüncü nesle ulaşmış milyonlarca Müslüman. Bu nedenle önümüzdeki yılların asıl tartışması Almanya’nın Türkiye’den kaç imam kabul edeceği olmayacaktır. Asıl soru çok daha büyüktür:   Avrupa’daki Müslümanların dinî hayatının kurumsal merkezi neresi olacak? Ankara mı? Berlin mi? Yoksa artık her ikisinden de bağımsız olarak Avrupa’nın Müslümanları mı? Belki de bu sorunun cevabı, başlıktaki sorunun cevabını da verecek: Alman İslamı mı, Almanya’da kök salan İslam mı?
Ekleme Tarihi: 31 Ağustos 2026 -Pazartesi
Ahmet Hilmi Gökmen / Stratejik Analist / Uluslararası İş ve Yatırım İlişkileri

Alman İslamı mı, Almanya’da Kök Salan İslam mı?

Sivil toplum kuruluşları üzerinden yeni bir egemenlik ve yabancı etki tartışması 

Yaklaşık iki ay önce Londra’da, Türkiye’den ziyarete gelen milletvekili dostlarımla bir kahve sohbetinde bir araya geldik.

Londra’ya gelmeden önce Almanya ve Fransa’da temaslarda bulunduklarını, özellikle Türk toplumunun yoğun olarak yaşadığı bölgelerde vatandaşlarla görüştüklerini anlattılar.

Sohbet sırasında aktardıkları bir konu özellikle dikkatimi çekmişti.

Avrupa’daki Türk toplumundan en fazla duydukları meselelerden birinin, Türkiye’den eskisi gibi imam ve din görevlisi getirilememesi olduğunu söylediler.

O gün üzerinde konuştuğumuz bu konu benim için orada kapanmadı.

Ağustos ayı içerisinde Türkiye’de bulunduğum süre boyunca yaptığım temaslarda ise bu defa başka bir tartışma sık sık karşıma çıktı: Dinî yapılar ve sivil toplum kuruluşlarının başka ülkelerle kurdukları ilişkiler, yabancı devletlerin bu yapılar üzerindeki muhtemel etkileri ve devletlerin kendi egemenlik alanlarını koruma hakkının sınırları…

Bir tarafta Avrupa, kendi sınırları içerisindeki dinî ve sivil yapıların yabancı devletlerin etkisinden ne ölçüde bağımsız olması gerektiğini tartışıyordu.

Diğer tarafta Türkiye’de de farklı bir bağlam içerisinde benzer sorular gündeme geliyordu.

Bu iki tartışmayı yan yana koyduğumda, Londra’daki o kahve sohbetinde duyduğum meselenin aslında çok daha geniş bir tartışmanın parçası olduğunu düşündüm:

Bir devlet, kendi sınırları içerisindeki dinî hayatın başka bir devletin kurumsal etkisi altında kalmasını ne ölçüde kabul eder?

Bu sorunun peşinden gidince karşıma Almanya’nın son yıllarda yürüttüğü önemli bir dönüşüm çıktı.

Mesele yalnızca Türkiye’den Almanya’ya kaç imam gönderilebileceği değildi.

Mesele, Avrupa’daki Müslümanların dinî hayatının önümüzdeki yıllarda nasıl kurumsallaşacağı, din görevlilerinin nerede yetişeceği ve bu yapıların başka ülkelerle nasıl bir kurumsal ilişki sürdüreceğiydi.

Ve bütün bunlar beni şu soruya götürdü:

Alman İslamı mı doğuyor, yoksa Almanya’da kök salan bir İslam mı? 

 

14 Aralık 2023: Bir dönüm noktası

Almanya’da uzun yıllar uygulanan sistem biliniyor.

Türkiye’de yetişen din görevlileri Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından görevlendiriliyor, Türk devletinin personeli olarak Almanya’ya gidiyor ve çoğunlukla DİTİB bünyesindeki camilerde belirli sürelerle hizmet veriyordu.

Ancak bu model açısından önemli dönüm noktalarından biri 14 Aralık 2023 tarihinde yaşandı.

Almanya Federal İçişleri Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve DİTİB arasında yürütülen görüşmeler sonucunda, Türkiye’den devlet görevlisi olarak imam gönderilmesi sisteminin kademeli biçimde sona erdirilmesi yönünde bir mutabakata varıldığını açıkladı.

O tarihte Almanya’da Türkiye’den gönderilmiş yaklaşık 1.000 Diyanet din görevlisi bulunuyordu.

Ortaya konulan yol haritasına göre Almanya’da yılda yaklaşık 100 imam ve din görevlisinin yetiştirilmesi, buna paralel olarak Türkiye’den gönderilenlerin sayısının kademeli biçimde azaltılması öngörülüyordu.

Dönemin Almanya İçişleri Bakanı Nancy Faeser’in açıklamaları, Berlin’in meseleye nasıl baktığını göstermesi bakımından dikkat çekiciydi.

Almanya; ülkenin dilini konuşan, toplumu tanıyan ve Almanya’nın toplumsal şartları içerisinde hizmet verebilecek din görevlileri istiyordu.

Alman makamları ayrıca bu dönüşümün Türkiye’nin Almanya’daki cami cemaatleri üzerindeki etkisini azaltacağını da açıkça ifade ediyordu.

Dolayısıyla burada yalnızca bir imam yetiştirme reformundan söz etmiyoruz.

Aynı zamanda dinî hayatın kurumsal merkezinin nerede bulunacağına ilişkin daha kapsamlı bir dönüşümden söz ediyoruz.

 

Değişen sadece imamın pasaportu değil

2023’te açıklanan yol haritasının dikkat çekici başka bir boyutu daha vardı.

Türkiye’den gönderilen Diyanet imamlarının mesleki denetiminin Türk başkonsolosluklarından alınarak Almanya hukukuna göre faaliyet gösteren DİTİB’e geçirilmesi öngörülüyordu.

Bu geçiş 2024 yılında gerçekleştirildi.

Alman hükümeti Eylül 2025’te yaptığı açıklamada da temel hedefin devam ettiğini teyit etti:

Diyanet tarafından Türkiye’den Almanya’ya imam gönderilmesinin kademeli olarak sona erdirilmesi.

Dolayısıyla karşımızda geçici bir siyasi tartışmadan ziyade birkaç yıla yayılan yapısal bir dönüşüm bulunuyor.

Berlin’in kendi açısından ortaya koyduğu gerekçeler anlaşılabilir:

Entegrasyon…

Almanca bilen din görevlileri…

Alman toplumunu ve hukuk düzenini tanıyan imamlar…

Ve bütün bunlarla birlikte Almanya’daki dinî hayat üzerinde yabancı devletlerin kurumsal etkisinin azaltılması.

 

İmamları bundan sonra kim yetiştirecek?

Almanya’da İslam teolojisi üniversitelerde akademik bir alan olarak önemli ölçüde kurumsallaşmış durumda.

Bunun yanında imamlık ve dinî rehberlik için uygulamalı eğitim modelleri de geliştiriliyor.

Osnabrück merkezli Islamkolleg Deutschland bunun örneklerinden biri.

DİTİB de Almanya içerisinde kendi din görevlisi yetiştirme programlarını yürütüyor.

Buradaki eğitim yalnızca klasik dinî bilgiyle sınırlı değil.

Almanca, vaaz ve hitabet, manevi rehberlik, cemaat hizmetleri, Alman tarihi ve toplumsal-siyasi meseleler gibi alanlar da yeni din görevlisi profilinin içerisinde yer alıyor.

Ortaya tek merkezden yönetilen bir “Almanya Diyaneti” çıkmıyor.

Ancak imamın Almanya’da yetiştiği, Almanca konuştuğu, Almanya’daki kurumlar tarafından istihdam edildiği ve meslek hayatını büyük ölçüde Almanya’da sürdürdüğü yeni bir model gelişiyor.

İşte “Alman İslamı” tartışması tam olarak burada başlıyor.

 

Alman İslamı mı? 

Elbette Alman devleti yeni bir İslam tarifi yapmıyor; yeni bir mezhep oluşturmuyor veya Müslümanlara nasıl ibadet edeceklerini söylemiyor.

Dolayısıyla “Almanya yeni bir İslam dini oluşturuyor” demek hem hukuken hem sosyolojik olarak fazla iddialı olur.

Fakat meseleye başka bir açıdan bakmak gerekiyor.

Bir dinî toplumun karakterinin değişmesi için inancın temel kaynaklarının değişmesi gerekmez.

İmamın nerede yetiştiği…

Maaşını kimin ödediği…

Hangi dilde vaaz ettiği…

Hangi toplum içerisinde eğitim aldığı…

Kurumsal olarak nereye bağlı olduğu…

Ve dinî otoritesinin hangi ülkede merkezlendiği…

Bütün bunların değişmesi birkaç nesil içerisinde önemli bir sosyolojik dönüşüm yaratabilir.

Fakat burada diğer ihtimali de görmek gerekiyor.

Berlin’de doğmuş, Köln’de üniversite okumuş, Almancayı Türkçeden daha güçlü konuşan üçüncü veya dördüncü nesil bir Türk gencinin karşısında Almanca konuşan ve yaşadığı toplumu anlayan bir imam istemesi mutlaka bir devlet mühendisliği değildir.

Bu aynı zamanda göçün ve kuşak değişiminin doğal sonucudur.

Dolayısıyla soru hâlâ ortadadır:

Alman İslamı mı, Almanya’da kök salan İslam mı? 

Berlin için meşru olan Ankara için neden olmasın? 

Meselenin Türkiye açısından düşündürücü tarafı burada başlıyor.

Almanya, kendi sınırları içerisindeki dinî yapıların başka devletlerin siyasi, idari veya kurumsal etkisi altında bulunmasını tartışıyor ve bu etkiyi azaltacak somut politikalar geliştiriyor.

Türkiye’den devlet görevlisi imam gönderilmesini kademeli olarak azaltıyor ve din görevlilerinin yetiştirilmesini giderek Almanya merkezli hale getiriyor.

Almanya’nın kendi egemenliği açısından böyle bir hassasiyet göstermesini anlamak mümkündür.

Fakat o zaman aynı soruyu Türkiye açısından da sormamız gerekir:

Berlin kendi topraklarında yabancı devlet etkisini azaltmayı meşru bir egemenlik meselesi olarak görüyorsa, Ankara’nın kendi topraklarında aynı hassasiyeti göstermesi neden garipsensin?

Üstelik mesele yalnızca dinî kuruluşlarla sınırlı değildir.

Bugünün dünyasında vakıflar, dernekler, düşünce kuruluşları, kültür merkezleri, eğitim kurumları ve uluslararası sivil toplum örgütleri ülkeler arasında geniş ilişki ağları oluşturuyor.

Bunların büyük bölümü son derece meşru faaliyetlerdir.

Bir Türk sivil toplum kuruluşunun Almanya’da faaliyet göstermesi ne kadar doğalsa, bir Alman kuruluşunun Türkiye’de faaliyet göstermesi de o kadar doğaldır.

Bir Türk vakfının Berlin’de Alman makamlarıyla görüşmesi nasıl tek başına şüpheli bir faaliyet değilse, bir Alman vakfının Ankara’da Türk sivil toplumuyla ilişki kurması da tek başına yabancı müdahale olarak değerlendirilemez.

Fakat bütün devletlerin sorma hakkına sahip olduğu önemli bir soru vardır:

Uluslararası ilişki nerede biter, yabancı etki nerede başlar?

Yabancı ilişki, yabancı kontrol değildir

Belki de bu tartışmanın en önemli ayrımı budur.

Bir başka devletin finansmanı, yönlendirmesi veya kurumsal gücü, bir ülkedeki dinî ya da sivil yapının bağımsız karar alma iradesini etkileyen bir seviyeye ulaşıyorsa devletlerin bunu sorgulaması anlaşılabilir.

Bu ilke Almanya için geçerliyse Türkiye için de geçerli olmalıdır.

Çünkü egemenlik tek taraflı bir kavram değildir.

Ancak bunun karşısında en az egemenlik kadar önemli başka bir ilke bulunuyor:

Yabancı ilişki ile yabancı kontrol aynı şey değildir.

Uluslararası bir konferansa katılmak, başka ülkelerde kurum açmak, yabancı kuruluşlardan şeffaf ve hukuka uygun destek almak veya başka ülkelerin kamu kurumlarıyla görüşmek tek başına bir yapıyı “yabancı etki unsuru” haline getirmez.

Bir devletin müdahalesinin meşru kabul edilebilmesi için ilişkinin niteliğine, şeffaflığına, finansman biçimine ve gerçekten başka bir devlet adına yönlendirme veya hukuk dışı faaliyet bulunup bulunmadığına bakılması gerekir.

İşte Türkiye’nin de Almanya’nın da gerçek sınavı burada başlıyor.

Devlet kendi egemenliğini korurken sivil toplumun bağımsızlığını da koruyabilecek mi?

Yabancı etkiyi engellerken uluslararası iş birliğini boğmayacak mı?

Güvenlik kaygısıyla din, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü arasındaki çizgiyi doğru yerde çizebilecek mi?

Çünkü mesele Ankara’nın Berlin’den veya Berlin’in Ankara’dan şüphe duyması değildir.

Asıl mesele, küreselleşmiş dünyada devletlerin kendi egemenliklerini korurken dinî ve sivil alanın özgürlüğünü nasıl koruyacaklarıdır.

Türkiye’nin asıl sorusu ne olmalı?

Türkiye açısından meselenin bir başka stratejik boyutu daha var.

Birinci nesil Türk işçisi Almanya’ya giderken Türkiye’yi de yanında götürdü.

Camisi Türkiye’ye bakıyordu.

İmamı Türkiye’den geliyordu.

Dinî kitapları Türkiye’den geliyordu.

Hutbesi Türkçeydi.

Çocuklarının bir gün Türkiye’ye döneceğini düşünüyordu.

Bugün ise üçüncü, hatta dördüncü nesilden söz ediyoruz.

Berlin’de doğan, Frankfurt’ta üniversite okuyan ve hayatının tamamını Almanya’da geçirmesi muhtemel bir Türk gencinin sosyal ve dinî ihtiyaçlarının dedesinin ihtiyaçlarından farklılaşması son derece doğal.

Almanya bunu görüyor.

Türkiye’nin de görmesi gerekiyor.

Bu nedenle Türkiye açısından stratejik soru yalnızca:

“Avrupa’ya eskisi gibi kaç imam gönderebiliriz?”

olmamalıdır.

Daha önemli soru şudur:

Avrupa’da yetişecek yeni nesil Müslüman din görevlilerinin Türkiye’nin yüzyıllar içerisinde oluşturduğu dinî, kültürel ve ilmî birikimle ilişkisi nasıl devam edecek?

Kurumsal bağın değişmesi kültürel ve ilmî bağın kopmasını zorunlu kılmaz.

Belki Türkiye’nin yeni dönemde üzerinde düşünmesi gereken model de budur:

Personel gönderen bir merkez olmaktan; akademik iş birliği, ilahiyat birikimi, kültürel hafıza ve entelektüel üretim sağlayan bir merkeze doğru dönüşmek.

 

Asıl mesele imamın pasaportundan daha büyük

Yaklaşık iki ay önce Londra’daki o kahve sohbetinde duyduğum,

“Türkiye’den artık eskisi gibi imam ve din görevlisi getiremiyoruz”

şikâyeti ilk bakışta teknik bir mesele gibi görünüyordu.

Aradan geçen sürede gerek Avrupa’daki gelişmelere gerekse Türkiye’deki tartışmalara birlikte baktığımda, meselenin imamların çok ötesinde olduğunu düşünüyorum.

Bir tarafta devletlerin kendi toplumlarını yabancı etkiden koruma arayışı…

Diğer tarafta din ve vicdan özgürlüğü…

Bir tarafta entegrasyon…

Diğer tarafta kültürel ve dinî kimliğin korunması…

Ve bütün bunların ortasında Avrupa’da artık üçüncü ve dördüncü nesle ulaşmış milyonlarca Müslüman.

Bu nedenle önümüzdeki yılların asıl tartışması Almanya’nın Türkiye’den kaç imam kabul edeceği olmayacaktır.

Asıl soru çok daha büyüktür:

 

Avrupa’daki Müslümanların dinî hayatının kurumsal merkezi neresi olacak?

Ankara mı?

Berlin mi?

Yoksa artık her ikisinden de bağımsız olarak Avrupa’nın Müslümanları mı?

Belki de bu sorunun cevabı, başlıktaki sorunun cevabını da verecek:

Alman İslamı mı, Almanya’da kök salan İslam mı?

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve turkishpress.co.uk sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.