Ahmet Hilmi Gökmen / Stratejik Analist / Uluslararası İş ve Yatırım İlişkileri
Köşe Yazarı
Ahmet Hilmi Gökmen / Stratejik Analist / Uluslararası İş ve Yatırım İlişkileri
 

DÜNYA NEREYE KOŞUYOR?

Savaşın Ayak Sesleri mi, Yeni Bir Dünya Düzeninin Sancıları mı? Dünya, uluslararası ilişkilerin yeniden şekillendiği, güç dengelerinin değiştiği ve uzun yıllardır güvenlik sisteminin temelini oluşturan kabullerin sorgulandığı bir dönemden geçiyor. Bir tarafta Rusya ile Avrupa arasındaki gerilim, diğer tarafta Polonya ve Baltık ülkelerinde artan askerî hareketlilik. İngiltere’nin kendi vatandaşlarını olası krizlere karşı hazırlamaya yönelik politikaları, Ortadoğu’da Suriye’nin geleceğine ilişkin belirsizlikler ve son günlerde Türkiye ile Azerbaycan arasında gündeme gelen diplomatik görüş ayrılıkları… İlk bakışta birbirinden bağımsız görünen bu gelişmeler, aslında daha büyük bir jeopolitik değişimin farklı yansımaları olabilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken temel bir ayrım bulunuyor: Gelişmelerin aynı dönemde yaşanması, bunların mutlaka tek bir merkezden yönetildiği anlamına gelmez. Buna karşılık farklı bölgelerde ortaya çıkan krizlerin birbirlerini etkilemesi, büyük güçlerin stratejik hesaplarını değiştirmesi ve uluslararası sistemde yeni kırılganlıklar oluşturması mümkündür. Peki, dünya gerçekten büyük bir savaşın eşiğine mi yaklaşıyor? Yoksa savaş ihtimali, devletlerin dış politikalarını, ekonomilerini ve toplumlarını yeniden şekillendiren bir stratejik araca mı dönüşüyor? Asıl mesele, bugün hangi ülkelerin savaşa hazırlandığından çok, uluslararası sistemin neden yeniden savaş ihtimalini merkeze aldığıdır.   POLONYA’DAKİ GELİŞMELER: AVRUPA’NIN GÜVENLİK HATTI MI KIRILIYOR? Avrupa’nın doğusunda yaşanan gelişmeler, Rusya-Ukrayna savaşının artık yalnızca iki ülke arasındaki bir çatışma olarak değerlendirilemeyeceğini gösteriyor. Polonya ve Romanya hava sahasında yaşanan ihlaller üzerine NATO, 12 Ağustos 2026 tarihinde yaptığı resmî açıklamada Rusya’yı sorumlu tutarak bu tür eylemleri tehlikeli ve kabul edilemez olarak nitelendirdi. Ekim ayında Polonya ve Litvanya çevresinde yaşanan yeni insansız hava aracı hadiseleri ise hava sahası güvenliği konusundaki hassasiyeti yeniden gündeme taşıdı. Bununla birlikte, her olayın kaynağı aynı değildi. Özellikle Litvanya’ya düşen ve Polonya üzerinden geçtiği bildirilen bir insansız hava aracıyla ilgili Ukrayna’dan açıklama talep edilmesi, olayların birbirinden ayrı değerlendirilmesi gerektiğini gösterdi. Burada asıl dikkat çekici nokta, Avrupa’nın doğu sınırlarının giderek daha yüksek askerî hazırlık seviyeleriyle korunmasıdır. Polonya, yalnızca NATO’nun doğu kanadındaki bir ülke değil; aynı zamanda Ukrayna’ya yönelik lojistik desteğin, Baltık güvenliğinin ve Avrupa’nın doğu savunma planlamasının önemli merkezlerinden biridir. Polonya’da yaşanabilecek ciddi bir askerî çatışmanın, NATO’nun kolektif savunma mekanizmalarını gündeme getirme ihtimali bulunmaktadır. Bu nedenle küçük görünen bir sınır hadisesinin bile büyük diplomatik sonuçlar doğurabileceği bir döneme girilmiş durumda. Washington merkezli düşünce kuruluşu Atlantic Council, Ekim 2026’da yayımladığı The Deterrence Gap: How Can NATO Protect Its Front Line from Russia? başlıklı analizinde NATO’nun ön cephe savunması ve Rusya’ya karşı caydırıcılık kapasitesini ele alıyor. Bu tartışmanın merkezinde yalnızca Rusya’nın askerî gücü değil, NATO’nun olası bir saldırıya ne kadar hızlı, koordineli ve inandırıcı biçimde karşılık verebileceği sorusu bulunuyor. Dolayısıyla Polonya’daki gelişmeleri değerlendirirken sorulması gereken soru yalnızca Rusya’nın saldırıp saldırmayacağı değildir. Asıl soru, NATO ile Rusya arasında meydana gelebilecek bir yanlış hesaplamanın ne kadar hızlı kontrol dışına çıkabileceğidir.   İNGİLTERE NEDEN SAVAŞ İHTİMALİNİ KONUŞUYOR? Son dönemin en dikkat çekici gelişmelerinden biri, İngiltere’nin ulusal güvenlik anlayışında yaşanan değişimdir. Birleşik Krallık hükümetinin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, ülkenin artık yalnızca dış operasyonlara veya müttefiklerinin savunmasına odaklanamayacağını ortaya koyuyor. Strateji belgesinde, İngiltere topraklarının doğrudan tehdit altında kalabileceği bir savaş senaryosuna karşı hazırlık yapılması gerektiği açıkça belirtiliyor. Bu, sıradan bir siyasi açıklama değildir. Çünkü İngiltere gibi güçlü istihbarat kapasitesine, nükleer caydırıcılığa ve NATO içerisinde önemli bir askerî konuma sahip bir devletin kendi topraklarının doğrudan hedef olabileceğini resmî strateji belgesine taşıması, güvenlik algısındaki değişimi göstermektedir. İngiltere’nin 2025 Stratejik Savunma İncelemesi de savunma hazırlıklarının yalnızca silahlı kuvvetlerle sınırlı kalmaması gerektiğini, toplumun, sanayinin ve kritik altyapının da dayanıklılık kazanmasının önemini vurguluyor. İngiltere Parlamentosu Avam Kamarası Kütüphanesinin 25 Eylül 2026 tarihli araştırması ise NATO’nun üçüncü maddesi kapsamında ulusal dayanıklılık ve sivil hazırlık yükümlülüklerini inceliyor. Enerji sistemleri, haberleşme altyapısı, ulaşım ağları, sağlık hizmetleri ve siber güvenlik artık ulusal savunmanın ayrılmaz parçaları olarak değerlendiriliyor. Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Hükümetlerin kriz hazırlığı yapması, savaşın kesin olarak başlayacağı anlamına gelmez. Ancak savaş ihtimalinin artık devlet planlamasında ciddi bir senaryo olarak ele alındığını gösterir. İngiltere’nin yaklaşımı, bir bakıma Avrupa’nın genel güvenlik anlayışındaki değişimin de göstergesidir. Bir zamanlar ekonomik bütünleşme ve karşılıklı bağımlılığın savaşı önleyeceği düşünülürken bugün devletler aynı zamanda askerî caydırıcılık, stratejik stoklar ve toplumsal dayanıklılık üzerine yoğunlaşıyor. Avrupa artık yalnızca barışı korumayı değil, barışın bozulması ihtimaline karşı ayakta kalmayı da planlıyor.   RUSYA İLE AVRUPA: GERÇEKTEN BÜYÜK BİR SAVAŞA MI YAKLAŞILIYOR? Rusya ile Avrupa arasındaki ilişkiler, Soğuk Savaş sonrasındaki en ciddi güvenlik krizlerinden birini yaşıyor. Ukrayna savaşı, enerji rekabeti, yaptırımlar, siber saldırılar ve sabotaj iddiaları, ilişkilerin yalnızca diplomatik anlaşmazlıklar üzerinden yürütülmediğini gösteriyor. Ancak burada iki farklı stratejik değerlendirme bulunuyor. Birinci yaklaşım, Rusya’nın Ukrayna’daki savaştan sonra Avrupa üzerindeki askerî baskısını artırabileceğini ve NATO’nun doğu kanadını sınayabileceğini öngörüyor. İkinci yaklaşım ise Rusya’nın Ukrayna’da yaşadığı askerî ve ekonomik maliyetlerin NATO ile doğrudan savaşa girmesini son derece riskli hâle getirdiğini savunuyor. Center for Strategic and International Studies (CSIS) bünyesinde Jeffrey Mankoff tarafından Temmuz 2026’da yayımlanan Managing the Long-Term Russian Threat to Europe başlıklı rapor, Rusya’nın Batı ile ilişkilerini uzun vadeli ve sistemik bir mücadele olarak gördüğünü değerlendiriyor. Buna karşılık European Council on Foreign Relations (ECFR) tarafından Ocak 2026’da düzenlenen Russia Won’t Attack NATO başlıklı tartışma, Rusya’nın NATO’ya saldırmasının askerî, ekonomik ve stratejik maliyetlerini gündeme taşıdı. Bu iki yaklaşımın birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Çünkü Rusya’nın Avrupa açısından ciddi bir tehdit oluşturması ile yakın zamanda NATO’ya doğrudan saldırmasının kaçınılmaz olması aynı şey değildir. Üstelik nükleer caydırıcılık, tarafların doğrudan çatışmaya girmelerini engelleyen en önemli unsurlardan biri olmaya devam ediyor. Bununla birlikte hibrit savaş yöntemleri, siber saldırılar, kritik altyapıya yönelik sabotajlar ve hava sahası ihlalleri, klasik savaş ile barış arasındaki sınırları giderek belirsizleştiriyor. Belki de günümüzün en büyük tehlikesi, devletlerin büyük bir savaş başlatmak istememelerine rağmen küçük krizlerin birikmesi sonucunda böyle bir savaşın içine sürüklenebilmeleridir.   SURİYE UNUTTURULMAYA MI ÇALIŞILIYOR? Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerin merkezinde hâlâ Suriye bulunuyor. Aralık 2024’te Beşşar Esad yönetiminin sona ermesinin ardından Suriye’de yeni bir siyasi dönem başladı. Ahmed eş-Şara liderliğindeki geçiş yönetimiyle birlikte ülkenin uluslararası ilişkileri yeniden şekillenmeye başladı. İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği, yeni yönetimle ilişkilerini geliştirirken çeşitli yaptırımları kaldırdı veya hafifletti. Ancak Suriye’deki temel güvenlik ve siyasi sorunlar tamamen çözülmüş değil. Ülkenin toprak bütünlüğü, farklı toplumsal grupların siyasi sisteme katılımı, silahlı yapıların geleceği, İsrail’in askerî faaliyetleri ve Türkiye’nin sınır güvenliği konuları önemini koruyor. İngiltere Parlamentosunun Eylül 2026 tarihli Syria in 2026 araştırması da Türkiye, İsrail, Rusya, ABD ve İngiltere’nin Suriye’nin geleceğini şekillendirmeye yönelik farklı politikalarını ele alıyor. Tam da bu noktada dikkat çekici bir soru ortaya çıkıyor. Suriye’deki sorunlar henüz çözülmemişken uluslararası gündemin hızla başka krizlere yönelmesi ne anlama geliyor? Bir dönem bütün dünyanın dikkatini çeken Suriye, bugün Avrupa güvenliği, Rusya-NATO gerilimi ve Güney Kafkasya’daki diplomatik gelişmeler arasında daha az görünür hâle gelebiliyor. Bu durumun bilinçli bir gündem değiştirme stratejisinin sonucu olduğunu söylemek için somut kanıtlara ihtiyaç vardır. Ancak uluslararası siyasette bir meselenin kamuoyunun gündeminden düşmesi, o mesele üzerindeki güç mücadelesinin sona erdiği anlamına gelmez. Suriye’de bugün yaşanan süreç yalnızca bir yeniden yapılanma meselesi değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin güney sınırlarının güvenliği, İsrail’in bölgesel stratejisi, Rusya’nın Ortadoğu’daki konumu ve İran’ın azalan nüfuzu açısından yeni bir güç dengesi arayışıdır. Suriye’nin geleceği, yalnızca Şam’da kurulacak siyasi düzenle değil, bölgesel aktörlerin birbirleriyle kuracağı ilişkilerle de şekillenecektir. Bu nedenle Suriye’nin gündemden düşüp düşmediğinden ziyade, ülkenin geleceğine ilişkin kararların hangi aktörlerin etkisi altında şekillendiğine odaklanmak gerekiyor.   TÜRKİYE-AZERBAYCAN GERİLİMİ: KARDEŞLİK İLİŞKİSİNDE STRATEJİK BİR SINAV MI? Son günlerde uluslararası gündemde öne çıkan gelişmelerden biri de Türkiye ile Azerbaycan arasındaki diplomatik görüş ayrılıklarıdır. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın davetine rağmen 30 Ekim 2026 tarihinde Ankara’da düzenlenen Türk Devletleri Teşkilatı zirvesine katılmaması, ilişkilerdeki hassasiyetleri görünür hâle getirdi. Reuters’ın 30 Ekim tarihli haberine göre, Azerbaycan’ın eğitim kurumlarında başörtüsü kullanımına yönelik düzenlemeleri üzerinden başlayan tartışmalar, iki ülke arasında egemenlik ve iç işlerine müdahale konularını gündeme taşıdı. Ancak gelişmeleri yalnızca başörtüsü tartışmasıyla açıklamak yeterli olmayabilir. Washington merkezli Middle East Institute Türkiye Programı Direktörü Gönül Tol, Reuters’a yansıyan değerlendirmesinde gerilimin arka planında Azerbaycan’ın egemenlik hassasiyetleri, Ankara’nın Bakü üzerindeki etkisi, İsrail konusunda farklılaşan politikalar ve Türkiye’nin Ermenistan ile normalleşme sürecinin bulunduğuna dikkat çekti. Bu değerlendirme, meselenin yalnızca güncel bir diplomatik tartışmadan ibaret olmayabileceğini gösteriyor. Türkiye ile Azerbaycan arasında savunma sanayii, enerji, ulaştırma ve ticaret alanlarında son derece güçlü ilişkiler bulunuyor. Ancak iki ülkenin bütün bölgesel gelişmeler karşısında aynı stratejik önceliklere sahip olması beklenemez. Özellikle Azerbaycan’ın İsrail ile yakın ilişkileri, Türkiye’nin İsrail’e yönelik sert eleştirileri ve Güney Kafkasya’daki yeni diplomatik arayışlar, farklı dış politika hesaplarının zaman zaman belirginleşmesine neden olabiliyor. Bununla birlikte mevcut gelişmelerin iki ülke arasında kalıcı bir kopuş anlamına geldiğini söylemek doğru değildir. Nitekim Türk ve Azerbaycanlı yetkililer de ilişkilerin önemini vurgulamaya devam ediyor. Asıl mesele, Türkiye ile Azerbaycan’ın farklı dış politika önceliklerini stratejik ortaklıklarına zarar vermeden yönetip yönetemeyecekleridir. Bu sorunun önemi yalnızca iki ülkeyle sınırlı değildir. Güney Kafkasya, Avrupa’nın enerji güvenliği, Orta Koridor ulaştırma projeleri, Rusya’nın bölgesel nüfuzu ve Türkiye’nin Orta Asya ile bağlantıları bakımından kritik bir coğrafyadır. Dolayısıyla Ankara-Bakü ilişkilerinde yaşanabilecek ciddi bir zayıflama, çok daha geniş bir jeopolitik alanı etkileyebilir.   BÜTÜN BU KRİZLER BİRBİRİYLE BAĞLANTILI MI? Polonya’daki güvenlik gelişmeleri, İngiltere’nin savunma hazırlıkları, Rusya’nın Avrupa ile karşı karşıya gelmesi, Suriye’deki belirsizlikler ve Türkiye-Azerbaycan ilişkilerindeki hassasiyetler… Bu gelişmelerin tamamını tek bir stratejik planın parçaları olarak değerlendirmek için yeterli kanıt bulunmuyor. Ancak aralarında önemli bir ortak nokta var. Uluslararası sistemde güven azalıyor, devletler kendi güvenliklerini daha fazla askerî güç ve stratejik bağımsızlık üzerinden tanımlıyor. Bir devletin savunmasını güçlendirmek için attığı adım, başka bir devlet tarafından tehdit olarak algılanabiliyor. Bunun sonucunda karşılıklı silahlanma, yeni ittifak arayışları ve güvenlik rekabeti ortaya çıkıyor. Uluslararası ilişkiler literatüründe bu durum güvenlik ikilemi olarak tanımlanıyor. Bugün Avrupa’da yaşanan askerî hazırlıkların, Rusya’nın güvenlik değerlendirmelerini etkilemesi; Rusya’nın askerî faaliyetlerinin de Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarını artırması, bu mekanizmanın nasıl işleyebileceğini gösteriyor. Benzer şekilde Ortadoğu’da bir ülkenin güvenliğini artırmak amacıyla kurduğu ittifak, başka bir ülke tarafından stratejik tehdit olarak değerlendirilebiliyor. Bu nedenle dünya siyasetinde yaşanan gelişmeleri anlamak için yalnızca ülkelerin ne yaptıklarına değil, birbirlerinin hamlelerini nasıl algıladıklarına da bakmak gerekiyor. Burada ekonomik boyut da göz ardı edilmemeli. Enerji arzı, uluslararası ticaret yolları, kritik madenler, savunma sanayii ve teknolojik bağımsızlık, giderek daha fazla ulusal güvenlik meselesi hâline geliyor. Yeni dönemin güç mücadelesi yalnızca askerî cephelerde değil; enerji hatlarında, ticaret koridorlarında, teknoloji merkezlerinde ve finans sistemlerinde de yürütülüyor.   TÜRKİYE BU YENİ DÜNYA DÜZENİNDE NASIL KONUMLANMALI? Türkiye, coğrafi konumu ve tarihsel ilişkileri nedeniyle bu değişimden doğrudan etkilenen ülkelerden biridir. Bir tarafta NATO üyeliği ve Avrupa ile ekonomik bütünleşme, diğer tarafta Rusya ile enerji ve ticaret ilişkileri bulunuyor. Güneyde Suriye ve Irak, doğuda İran ve Güney Kafkasya, kuzeyde Karadeniz güvenliği Türkiye’nin dış politika önceliklerini doğrudan etkiliyor. Buna Türk dünyasıyla gelişen ilişkiler ve Orta Koridor’un stratejik önemi de eklendiğinde Türkiye’nin oldukça karmaşık bir jeopolitik denklem içerisinde bulunduğu görülüyor. Bu durum Türkiye açısından hem fırsatlar hem de riskler barındırıyor. Türkiye’nin farklı güç merkezleriyle iletişim kurabilmesi, diplomatik hareket alanını genişletebilir. Ancak aynı anda çok sayıda bölgesel gerilimle karşı karşıya kalmak, ekonomik ve askerî kaynaklar üzerinde baskı oluşturabilir. Bu nedenle Türkiye’nin dış politika stratejisinde üç unsurun öne çıkması gerektiği kanaatindeyim: Birincisi, diplomatik denge ve stratejik öngörü. Türkiye, bölgesel krizlerde kendi ulusal çıkarlarını korurken mümkün olduğunca diplomatik çözüm kanallarını açık tutmalıdır. İkincisi, ekonomik ve teknolojik dayanıklılık. Enerji güvenliği, savunma sanayii, kritik altyapı ve dış ticaret çeşitliliği, gelecekte ulusal güvenliğin daha da önemli bileşenleri olacaktır. Üçüncüsü, bölgesel ortaklıkların korunması. Azerbaycan başta olmak üzere stratejik ortaklarla yaşanabilecek görüş ayrılıkları, uzun vadeli ilişkileri zedelemeyecek diplomatik yöntemlerle yönetilmelidir. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, her uluslararası krize yalnızca günlük siyasi gelişmeler üzerinden tepki vermek değil, farklı coğrafyalardaki olayları birlikte değerlendiren uzun vadeli bir stratejik akıldır.   SONUÇ: DÜNYA SAVAŞA MI, YOKSA SAVAŞ İHTİMALİYLE YÖNETİLEN BİR DÜZENE Mİ GİDİYOR? Bugün dünyada yaşanan gelişmelerin kesin olarak üçüncü dünya savaşına yol açacağını söylemek mümkün değildir. Ancak uluslararası güvenlik ortamının daha kırılgan hâle geldiği, devletlerin askerî hazırlıklarını artırdığı ve büyük güçler arasındaki rekabetin sertleştiği açıkça görülüyor. Polonya’daki hadiseler, İngiltere’nin savunma stratejisindeki değişim, Rusya ile Avrupa arasındaki gerilim, Suriye’nin geleceği ve Türkiye-Azerbaycan ilişkilerindeki diplomatik hassasiyetler, farklı bölgelerde yaşansalar da ortak bir dönüşüme işaret ediyor. Bu dönüşümün merkezinde uluslararası sistemdeki güven kaybı bulunuyor. Devletler birbirlerinin niyetlerinden giderek daha fazla şüphe duyuyor. Diplomatik ilişkiler, ekonomik karşılıklı bağımlılıklar ve uluslararası kurumlar, güvenlik kaygılarını tek başına gidermekte zorlanıyor. Böyle bir ortamda askerî caydırıcılık giderek daha fazla önem kazanırken diplomasinin hareket alanı daralma riskiyle karşı karşıya kalıyor. Oysa tarih bize büyük savaşların yalnızca saldırgan niyetlerin değil, yanlış hesaplamaların, karşılıklı güvensizliğin ve yönetilemeyen krizlerin sonucu olarak da ortaya çıkabileceğini gösteriyor. Bugün dünyayı değerlendirirken korku ile gerçekçiliği birbirinden ayırmak gerekiyor. Her askerî hazırlığı yaklaşan savaşın kesin işareti olarak görmek ne kadar yanlışsa, artan güvenlik risklerini sıradan diplomatik gelişmeler olarak değerlendirmek de o kadar yanıltıcıdır. Dünya bugün kesin olarak savaşa koşuyor diyemeyiz. Ancak savaş ihtimalinin uluslararası siyasetin yeniden merkezine yerleştiğini söyleyebiliriz. Belki de asıl tehlike, devletlerin savaş istemesi değildir. Asıl tehlike, savaş ihtimalinin giderek normalleşmesi ve toplumların barışı korunması gereken bir değer olmaktan çıkarıp kendiliğinden devam edecek bir durum olarak görmesidir. Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir. Barış; güvenin korunması, diplomasinin işletilmesi, karşılıklı çıkarların gözetilmesi ve krizlerin yönetilebilmesi demektir. Dünya bugün yeni bir uluslararası düzenin eşiğinde olabilir. Ancak bu düzenin daha fazla çatışma mı, yoksa daha dengeli bir güç paylaşımı mı getireceğini belirleyecek olan yalnızca devletlerin askerî kapasiteleri değildir. Aynı zamanda siyasi liderlerin stratejik öngörüleri, toplumların barışa yönelik iradeleri ve uluslararası kurumların krizleri yönetebilme becerileri olacaktır. Ve bütün bu gelişmelerin ortasında insanlığın kendisine sorması gereken temel soru hâlâ aynı: DÜNYA NEREYE KOŞUYOR? Daha da önemlisi, bu koşunun yönünü değiştirebilecek diplomatik akıl ve siyasi irade hâlâ mevcut mu?
Ekleme Tarihi: 02 Kasım 2026 -Pazartesi
Ahmet Hilmi Gökmen / Stratejik Analist / Uluslararası İş ve Yatırım İlişkileri

DÜNYA NEREYE KOŞUYOR?

Savaşın Ayak Sesleri mi, Yeni Bir Dünya Düzeninin Sancıları mı?

Dünya, uluslararası ilişkilerin yeniden şekillendiği, güç dengelerinin değiştiği ve uzun yıllardır güvenlik sisteminin temelini oluşturan kabullerin sorgulandığı bir dönemden geçiyor.

Bir tarafta Rusya ile Avrupa arasındaki gerilim, diğer tarafta Polonya ve Baltık ülkelerinde artan askerî hareketlilik. İngiltere’nin kendi vatandaşlarını olası krizlere karşı hazırlamaya yönelik politikaları, Ortadoğu’da Suriye’nin geleceğine ilişkin belirsizlikler ve son günlerde Türkiye ile Azerbaycan arasında gündeme gelen diplomatik görüş ayrılıkları…

İlk bakışta birbirinden bağımsız görünen bu gelişmeler, aslında daha büyük bir jeopolitik değişimin farklı yansımaları olabilir.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken temel bir ayrım bulunuyor: Gelişmelerin aynı dönemde yaşanması, bunların mutlaka tek bir merkezden yönetildiği anlamına gelmez.

Buna karşılık farklı bölgelerde ortaya çıkan krizlerin birbirlerini etkilemesi, büyük güçlerin stratejik hesaplarını değiştirmesi ve uluslararası sistemde yeni kırılganlıklar oluşturması mümkündür.

Peki, dünya gerçekten büyük bir savaşın eşiğine mi yaklaşıyor?

Yoksa savaş ihtimali, devletlerin dış politikalarını, ekonomilerini ve toplumlarını yeniden şekillendiren bir stratejik araca mı dönüşüyor?

Asıl mesele, bugün hangi ülkelerin savaşa hazırlandığından çok, uluslararası sistemin neden yeniden savaş ihtimalini merkeze aldığıdır.

 

POLONYA’DAKİ GELİŞMELER: AVRUPA’NIN GÜVENLİK HATTI MI KIRILIYOR?

Avrupa’nın doğusunda yaşanan gelişmeler, Rusya-Ukrayna savaşının artık yalnızca iki ülke arasındaki bir çatışma olarak değerlendirilemeyeceğini gösteriyor.

Polonya ve Romanya hava sahasında yaşanan ihlaller üzerine NATO, 12 Ağustos 2026 tarihinde yaptığı resmî açıklamada Rusya’yı sorumlu tutarak bu tür eylemleri tehlikeli ve kabul edilemez olarak nitelendirdi.

Ekim ayında Polonya ve Litvanya çevresinde yaşanan yeni insansız hava aracı hadiseleri ise hava sahası güvenliği konusundaki hassasiyeti yeniden gündeme taşıdı. Bununla birlikte, her olayın kaynağı aynı değildi. Özellikle Litvanya’ya düşen ve Polonya üzerinden geçtiği bildirilen bir insansız hava aracıyla ilgili Ukrayna’dan açıklama talep edilmesi, olayların birbirinden ayrı değerlendirilmesi gerektiğini gösterdi.

Burada asıl dikkat çekici nokta, Avrupa’nın doğu sınırlarının giderek daha yüksek askerî hazırlık seviyeleriyle korunmasıdır.

Polonya, yalnızca NATO’nun doğu kanadındaki bir ülke değil; aynı zamanda Ukrayna’ya yönelik lojistik desteğin, Baltık güvenliğinin ve Avrupa’nın doğu savunma planlamasının önemli merkezlerinden biridir.

Polonya’da yaşanabilecek ciddi bir askerî çatışmanın, NATO’nun kolektif savunma mekanizmalarını gündeme getirme ihtimali bulunmaktadır.

Bu nedenle küçük görünen bir sınır hadisesinin bile büyük diplomatik sonuçlar doğurabileceği bir döneme girilmiş durumda.

Washington merkezli düşünce kuruluşu Atlantic Council, Ekim 2026’da yayımladığı The Deterrence Gap: How Can NATO Protect Its Front Line from Russia? başlıklı analizinde NATO’nun ön cephe savunması ve Rusya’ya karşı caydırıcılık kapasitesini ele alıyor.

Bu tartışmanın merkezinde yalnızca Rusya’nın askerî gücü değil, NATO’nun olası bir saldırıya ne kadar hızlı, koordineli ve inandırıcı biçimde karşılık verebileceği sorusu bulunuyor.

Dolayısıyla Polonya’daki gelişmeleri değerlendirirken sorulması gereken soru yalnızca Rusya’nın saldırıp saldırmayacağı değildir.

Asıl soru, NATO ile Rusya arasında meydana gelebilecek bir yanlış hesaplamanın ne kadar hızlı kontrol dışına çıkabileceğidir.

 

İNGİLTERE NEDEN SAVAŞ İHTİMALİNİ KONUŞUYOR?

Son dönemin en dikkat çekici gelişmelerinden biri, İngiltere’nin ulusal güvenlik anlayışında yaşanan değişimdir.

Birleşik Krallık hükümetinin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, ülkenin artık yalnızca dış operasyonlara veya müttefiklerinin savunmasına odaklanamayacağını ortaya koyuyor.

Strateji belgesinde, İngiltere topraklarının doğrudan tehdit altında kalabileceği bir savaş senaryosuna karşı hazırlık yapılması gerektiği açıkça belirtiliyor.

Bu, sıradan bir siyasi açıklama değildir.

Çünkü İngiltere gibi güçlü istihbarat kapasitesine, nükleer caydırıcılığa ve NATO içerisinde önemli bir askerî konuma sahip bir devletin kendi topraklarının doğrudan hedef olabileceğini resmî strateji belgesine taşıması, güvenlik algısındaki değişimi göstermektedir.

İngiltere’nin 2025 Stratejik Savunma İncelemesi de savunma hazırlıklarının yalnızca silahlı kuvvetlerle sınırlı kalmaması gerektiğini, toplumun, sanayinin ve kritik altyapının da dayanıklılık kazanmasının önemini vurguluyor.

İngiltere Parlamentosu Avam Kamarası Kütüphanesinin 25 Eylül 2026 tarihli araştırması ise NATO’nun üçüncü maddesi kapsamında ulusal dayanıklılık ve sivil hazırlık yükümlülüklerini inceliyor.

Enerji sistemleri, haberleşme altyapısı, ulaşım ağları, sağlık hizmetleri ve siber güvenlik artık ulusal savunmanın ayrılmaz parçaları olarak değerlendiriliyor.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Hükümetlerin kriz hazırlığı yapması, savaşın kesin olarak başlayacağı anlamına gelmez. Ancak savaş ihtimalinin artık devlet planlamasında ciddi bir senaryo olarak ele alındığını gösterir.

İngiltere’nin yaklaşımı, bir bakıma Avrupa’nın genel güvenlik anlayışındaki değişimin de göstergesidir.

Bir zamanlar ekonomik bütünleşme ve karşılıklı bağımlılığın savaşı önleyeceği düşünülürken bugün devletler aynı zamanda askerî caydırıcılık, stratejik stoklar ve toplumsal dayanıklılık üzerine yoğunlaşıyor.

Avrupa artık yalnızca barışı korumayı değil, barışın bozulması ihtimaline karşı ayakta kalmayı da planlıyor.

 

RUSYA İLE AVRUPA: GERÇEKTEN BÜYÜK BİR SAVAŞA MI YAKLAŞILIYOR?

Rusya ile Avrupa arasındaki ilişkiler, Soğuk Savaş sonrasındaki en ciddi güvenlik krizlerinden birini yaşıyor.

Ukrayna savaşı, enerji rekabeti, yaptırımlar, siber saldırılar ve sabotaj iddiaları, ilişkilerin yalnızca diplomatik anlaşmazlıklar üzerinden yürütülmediğini gösteriyor.

Ancak burada iki farklı stratejik değerlendirme bulunuyor.

Birinci yaklaşım, Rusya’nın Ukrayna’daki savaştan sonra Avrupa üzerindeki askerî baskısını artırabileceğini ve NATO’nun doğu kanadını sınayabileceğini öngörüyor.

İkinci yaklaşım ise Rusya’nın Ukrayna’da yaşadığı askerî ve ekonomik maliyetlerin NATO ile doğrudan savaşa girmesini son derece riskli hâle getirdiğini savunuyor.

Center for Strategic and International Studies (CSIS) bünyesinde Jeffrey Mankoff tarafından Temmuz 2026’da yayımlanan Managing the Long-Term Russian Threat to Europe başlıklı rapor, Rusya’nın Batı ile ilişkilerini uzun vadeli ve sistemik bir mücadele olarak gördüğünü değerlendiriyor.

Buna karşılık European Council on Foreign Relations (ECFR) tarafından Ocak 2026’da düzenlenen Russia Won’t Attack NATO başlıklı tartışma, Rusya’nın NATO’ya saldırmasının askerî, ekonomik ve stratejik maliyetlerini gündeme taşıdı.

Bu iki yaklaşımın birlikte değerlendirilmesi gerekiyor.

Çünkü Rusya’nın Avrupa açısından ciddi bir tehdit oluşturması ile yakın zamanda NATO’ya doğrudan saldırmasının kaçınılmaz olması aynı şey değildir.

Üstelik nükleer caydırıcılık, tarafların doğrudan çatışmaya girmelerini engelleyen en önemli unsurlardan biri olmaya devam ediyor.

Bununla birlikte hibrit savaş yöntemleri, siber saldırılar, kritik altyapıya yönelik sabotajlar ve hava sahası ihlalleri, klasik savaş ile barış arasındaki sınırları giderek belirsizleştiriyor.

Belki de günümüzün en büyük tehlikesi, devletlerin büyük bir savaş başlatmak istememelerine rağmen küçük krizlerin birikmesi sonucunda böyle bir savaşın içine sürüklenebilmeleridir.

 

SURİYE UNUTTURULMAYA MI ÇALIŞILIYOR?

Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerin merkezinde hâlâ Suriye bulunuyor.

Aralık 2024’te Beşşar Esad yönetiminin sona ermesinin ardından Suriye’de yeni bir siyasi dönem başladı.

Ahmed eş-Şara liderliğindeki geçiş yönetimiyle birlikte ülkenin uluslararası ilişkileri yeniden şekillenmeye başladı. İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği, yeni yönetimle ilişkilerini geliştirirken çeşitli yaptırımları kaldırdı veya hafifletti.

Ancak Suriye’deki temel güvenlik ve siyasi sorunlar tamamen çözülmüş değil.

Ülkenin toprak bütünlüğü, farklı toplumsal grupların siyasi sisteme katılımı, silahlı yapıların geleceği, İsrail’in askerî faaliyetleri ve Türkiye’nin sınır güvenliği konuları önemini koruyor.

İngiltere Parlamentosunun Eylül 2026 tarihli Syria in 2026 araştırması da Türkiye, İsrail, Rusya, ABD ve İngiltere’nin Suriye’nin geleceğini şekillendirmeye yönelik farklı politikalarını ele alıyor.

Tam da bu noktada dikkat çekici bir soru ortaya çıkıyor.

Suriye’deki sorunlar henüz çözülmemişken uluslararası gündemin hızla başka krizlere yönelmesi ne anlama geliyor?

Bir dönem bütün dünyanın dikkatini çeken Suriye, bugün Avrupa güvenliği, Rusya-NATO gerilimi ve Güney Kafkasya’daki diplomatik gelişmeler arasında daha az görünür hâle gelebiliyor.

Bu durumun bilinçli bir gündem değiştirme stratejisinin sonucu olduğunu söylemek için somut kanıtlara ihtiyaç vardır.

Ancak uluslararası siyasette bir meselenin kamuoyunun gündeminden düşmesi, o mesele üzerindeki güç mücadelesinin sona erdiği anlamına gelmez.

Suriye’de bugün yaşanan süreç yalnızca bir yeniden yapılanma meselesi değildir.

Aynı zamanda Türkiye’nin güney sınırlarının güvenliği, İsrail’in bölgesel stratejisi, Rusya’nın Ortadoğu’daki konumu ve İran’ın azalan nüfuzu açısından yeni bir güç dengesi arayışıdır.

Suriye’nin geleceği, yalnızca Şam’da kurulacak siyasi düzenle değil, bölgesel aktörlerin birbirleriyle kuracağı ilişkilerle de şekillenecektir.

Bu nedenle Suriye’nin gündemden düşüp düşmediğinden ziyade, ülkenin geleceğine ilişkin kararların hangi aktörlerin etkisi altında şekillendiğine odaklanmak gerekiyor.

 

TÜRKİYE-AZERBAYCAN GERİLİMİ: KARDEŞLİK İLİŞKİSİNDE STRATEJİK BİR SINAV MI?

Son günlerde uluslararası gündemde öne çıkan gelişmelerden biri de Türkiye ile Azerbaycan arasındaki diplomatik görüş ayrılıklarıdır.

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın davetine rağmen 30 Ekim 2026 tarihinde Ankara’da düzenlenen Türk Devletleri Teşkilatı zirvesine katılmaması, ilişkilerdeki hassasiyetleri görünür hâle getirdi.

Reuters’ın 30 Ekim tarihli haberine göre, Azerbaycan’ın eğitim kurumlarında başörtüsü kullanımına yönelik düzenlemeleri üzerinden başlayan tartışmalar, iki ülke arasında egemenlik ve iç işlerine müdahale konularını gündeme taşıdı.

Ancak gelişmeleri yalnızca başörtüsü tartışmasıyla açıklamak yeterli olmayabilir.

Washington merkezli Middle East Institute Türkiye Programı Direktörü Gönül Tol, Reuters’a yansıyan değerlendirmesinde gerilimin arka planında Azerbaycan’ın egemenlik hassasiyetleri, Ankara’nın Bakü üzerindeki etkisi, İsrail konusunda farklılaşan politikalar ve Türkiye’nin Ermenistan ile normalleşme sürecinin bulunduğuna dikkat çekti.

Bu değerlendirme, meselenin yalnızca güncel bir diplomatik tartışmadan ibaret olmayabileceğini gösteriyor.

Türkiye ile Azerbaycan arasında savunma sanayii, enerji, ulaştırma ve ticaret alanlarında son derece güçlü ilişkiler bulunuyor.

Ancak iki ülkenin bütün bölgesel gelişmeler karşısında aynı stratejik önceliklere sahip olması beklenemez.

Özellikle Azerbaycan’ın İsrail ile yakın ilişkileri, Türkiye’nin İsrail’e yönelik sert eleştirileri ve Güney Kafkasya’daki yeni diplomatik arayışlar, farklı dış politika hesaplarının zaman zaman belirginleşmesine neden olabiliyor.

Bununla birlikte mevcut gelişmelerin iki ülke arasında kalıcı bir kopuş anlamına geldiğini söylemek doğru değildir.

Nitekim Türk ve Azerbaycanlı yetkililer de ilişkilerin önemini vurgulamaya devam ediyor.

Asıl mesele, Türkiye ile Azerbaycan’ın farklı dış politika önceliklerini stratejik ortaklıklarına zarar vermeden yönetip yönetemeyecekleridir.

Bu sorunun önemi yalnızca iki ülkeyle sınırlı değildir.

Güney Kafkasya, Avrupa’nın enerji güvenliği, Orta Koridor ulaştırma projeleri, Rusya’nın bölgesel nüfuzu ve Türkiye’nin Orta Asya ile bağlantıları bakımından kritik bir coğrafyadır.

Dolayısıyla Ankara-Bakü ilişkilerinde yaşanabilecek ciddi bir zayıflama, çok daha geniş bir jeopolitik alanı etkileyebilir.
 

BÜTÜN BU KRİZLER BİRBİRİYLE BAĞLANTILI MI?

Polonya’daki güvenlik gelişmeleri, İngiltere’nin savunma hazırlıkları, Rusya’nın Avrupa ile karşı karşıya gelmesi, Suriye’deki belirsizlikler ve Türkiye-Azerbaycan ilişkilerindeki hassasiyetler…

Bu gelişmelerin tamamını tek bir stratejik planın parçaları olarak değerlendirmek için yeterli kanıt bulunmuyor.

Ancak aralarında önemli bir ortak nokta var.

Uluslararası sistemde güven azalıyor, devletler kendi güvenliklerini daha fazla askerî güç ve stratejik bağımsızlık üzerinden tanımlıyor.

Bir devletin savunmasını güçlendirmek için attığı adım, başka bir devlet tarafından tehdit olarak algılanabiliyor.

Bunun sonucunda karşılıklı silahlanma, yeni ittifak arayışları ve güvenlik rekabeti ortaya çıkıyor.

Uluslararası ilişkiler literatüründe bu durum güvenlik ikilemi olarak tanımlanıyor.

Bugün Avrupa’da yaşanan askerî hazırlıkların, Rusya’nın güvenlik değerlendirmelerini etkilemesi; Rusya’nın askerî faaliyetlerinin de Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarını artırması, bu mekanizmanın nasıl işleyebileceğini gösteriyor.

Benzer şekilde Ortadoğu’da bir ülkenin güvenliğini artırmak amacıyla kurduğu ittifak, başka bir ülke tarafından stratejik tehdit olarak değerlendirilebiliyor.

Bu nedenle dünya siyasetinde yaşanan gelişmeleri anlamak için yalnızca ülkelerin ne yaptıklarına değil, birbirlerinin hamlelerini nasıl algıladıklarına da bakmak gerekiyor.

Burada ekonomik boyut da göz ardı edilmemeli.

Enerji arzı, uluslararası ticaret yolları, kritik madenler, savunma sanayii ve teknolojik bağımsızlık, giderek daha fazla ulusal güvenlik meselesi hâline geliyor.

Yeni dönemin güç mücadelesi yalnızca askerî cephelerde değil; enerji hatlarında, ticaret koridorlarında, teknoloji merkezlerinde ve finans sistemlerinde de yürütülüyor.

 

TÜRKİYE BU YENİ DÜNYA DÜZENİNDE NASIL KONUMLANMALI?

Türkiye, coğrafi konumu ve tarihsel ilişkileri nedeniyle bu değişimden doğrudan etkilenen ülkelerden biridir.

Bir tarafta NATO üyeliği ve Avrupa ile ekonomik bütünleşme, diğer tarafta Rusya ile enerji ve ticaret ilişkileri bulunuyor.

Güneyde Suriye ve Irak, doğuda İran ve Güney Kafkasya, kuzeyde Karadeniz güvenliği Türkiye’nin dış politika önceliklerini doğrudan etkiliyor.

Buna Türk dünyasıyla gelişen ilişkiler ve Orta Koridor’un stratejik önemi de eklendiğinde Türkiye’nin oldukça karmaşık bir jeopolitik denklem içerisinde bulunduğu görülüyor.

Bu durum Türkiye açısından hem fırsatlar hem de riskler barındırıyor.

Türkiye’nin farklı güç merkezleriyle iletişim kurabilmesi, diplomatik hareket alanını genişletebilir.

Ancak aynı anda çok sayıda bölgesel gerilimle karşı karşıya kalmak, ekonomik ve askerî kaynaklar üzerinde baskı oluşturabilir.

Bu nedenle Türkiye’nin dış politika stratejisinde üç unsurun öne çıkması gerektiği kanaatindeyim:

Birincisi, diplomatik denge ve stratejik öngörü. Türkiye, bölgesel krizlerde kendi ulusal çıkarlarını korurken mümkün olduğunca diplomatik çözüm kanallarını açık tutmalıdır.

İkincisi, ekonomik ve teknolojik dayanıklılık. Enerji güvenliği, savunma sanayii, kritik altyapı ve dış ticaret çeşitliliği, gelecekte ulusal güvenliğin daha da önemli bileşenleri olacaktır.

Üçüncüsü, bölgesel ortaklıkların korunması. Azerbaycan başta olmak üzere stratejik ortaklarla yaşanabilecek görüş ayrılıkları, uzun vadeli ilişkileri zedelemeyecek diplomatik yöntemlerle yönetilmelidir.

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, her uluslararası krize yalnızca günlük siyasi gelişmeler üzerinden tepki vermek değil, farklı coğrafyalardaki olayları birlikte değerlendiren uzun vadeli bir stratejik akıldır.

 

SONUÇ: DÜNYA SAVAŞA MI, YOKSA SAVAŞ İHTİMALİYLE YÖNETİLEN BİR DÜZENE Mİ GİDİYOR?

Bugün dünyada yaşanan gelişmelerin kesin olarak üçüncü dünya savaşına yol açacağını söylemek mümkün değildir.

Ancak uluslararası güvenlik ortamının daha kırılgan hâle geldiği, devletlerin askerî hazırlıklarını artırdığı ve büyük güçler arasındaki rekabetin sertleştiği açıkça görülüyor.

Polonya’daki hadiseler, İngiltere’nin savunma stratejisindeki değişim, Rusya ile Avrupa arasındaki gerilim, Suriye’nin geleceği ve Türkiye-Azerbaycan ilişkilerindeki diplomatik hassasiyetler, farklı bölgelerde yaşansalar da ortak bir dönüşüme işaret ediyor.

Bu dönüşümün merkezinde uluslararası sistemdeki güven kaybı bulunuyor.

Devletler birbirlerinin niyetlerinden giderek daha fazla şüphe duyuyor. Diplomatik ilişkiler, ekonomik karşılıklı bağımlılıklar ve uluslararası kurumlar, güvenlik kaygılarını tek başına gidermekte zorlanıyor.

Böyle bir ortamda askerî caydırıcılık giderek daha fazla önem kazanırken diplomasinin hareket alanı daralma riskiyle karşı karşıya kalıyor.

Oysa tarih bize büyük savaşların yalnızca saldırgan niyetlerin değil, yanlış hesaplamaların, karşılıklı güvensizliğin ve yönetilemeyen krizlerin sonucu olarak da ortaya çıkabileceğini gösteriyor.

Bugün dünyayı değerlendirirken korku ile gerçekçiliği birbirinden ayırmak gerekiyor.

Her askerî hazırlığı yaklaşan savaşın kesin işareti olarak görmek ne kadar yanlışsa, artan güvenlik risklerini sıradan diplomatik gelişmeler olarak değerlendirmek de o kadar yanıltıcıdır.

Dünya bugün kesin olarak savaşa koşuyor diyemeyiz. Ancak savaş ihtimalinin uluslararası siyasetin yeniden merkezine yerleştiğini söyleyebiliriz.

Belki de asıl tehlike, devletlerin savaş istemesi değildir.

Asıl tehlike, savaş ihtimalinin giderek normalleşmesi ve toplumların barışı korunması gereken bir değer olmaktan çıkarıp kendiliğinden devam edecek bir durum olarak görmesidir.

Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir.

Barış; güvenin korunması, diplomasinin işletilmesi, karşılıklı çıkarların gözetilmesi ve krizlerin yönetilebilmesi demektir.

Dünya bugün yeni bir uluslararası düzenin eşiğinde olabilir.

Ancak bu düzenin daha fazla çatışma mı, yoksa daha dengeli bir güç paylaşımı mı getireceğini belirleyecek olan yalnızca devletlerin askerî kapasiteleri değildir.

Aynı zamanda siyasi liderlerin stratejik öngörüleri, toplumların barışa yönelik iradeleri ve uluslararası kurumların krizleri yönetebilme becerileri olacaktır.

Ve bütün bu gelişmelerin ortasında insanlığın kendisine sorması gereken temel soru hâlâ aynı:

DÜNYA NEREYE KOŞUYOR?

Daha da önemlisi, bu koşunun yönünü değiştirebilecek diplomatik akıl ve siyasi irade hâlâ mevcut mu?

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve turkishpress.co.uk sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.