EMPERYALİZMİN DOĞUŞU, HEGEMONYASI VE KÜLTÜREL KIRILMA
Emperyalizm, kapitalist sistemin en saldırgan aşamasıdır. 19. yüzyıl ortalarında, küçük atölyelerde üretim yapan burjuva sınıfı zamanla iktidarı ele geçirerek daha ileri bir toplumsal, siyasal ve ekonomik sistem kurmuştur. Ancak bu sistemin gelişimi sadece ekonomik değildir; aynı zamanda siyasi ve kültürel hegemonya üretmektedir.
- yüzyılda devrimci rol üstlenen burjuvazi, kendi iktidarını kurduktan sonra bu rolünü kaybetmiş, emekçilerin isyanlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burjuvazinin çözüm olarak bulduğu şey ise dünyanın geri kalan, "geri kalmış" ülkelerine yönelmek olmuş; bu yönelim ise emperyalizmi doğurmuştur. Bu sömürü sadece topraklara değil, zihinlere de yönelmiştir. Ekonomik hakimiyet, askeri ve siyasi egemenlik kadar kültürel emperyalizmi de beraberinde getirmiştir.
İşte tam bu noktada kültürel yozlaşma başlar. Ulusal kimliğini yeni yeni inşa eden toplumlar, emperyalist sistemin dayattığı yaşam tarzlarını "ilericilik" sanarak benimsemeye başlar. Kapitalist kültür, bireyciliği, tüketime dayalı yaşamı, gelenekten kopukluğu yüceltirken; kendi kültürel köklerimize bağlı yaşamı ise "geri" ya da "modası geçmiş" olarak damgalar.
ULUSAL KÜLTÜRÜN OLUŞUMU VE YIKIMI
Ulusal kültür; bir toplumun hukuktan estetik anlayışına, geleneklerinden toplumsal örgütlenme biçimine kadar tüm maddi ve manevi değerlerinin toplamıdır. Bu kültür, tarihsel süreçte devrimlerle, halk hareketleriyle, mücadelelerle şekillenmiştir.
Burjuvazinin devrimci döneminde yaratılan ulusal devlet ve ulusal bilinç; toprağa değil vatana, padişaha değil halka dayalı bir sistem ortaya koymuştur. Feodalizmin parçalanmışlığına karşı birleştirici bir unsur olan ulus, halkları ortak bir ülküde buluşturmuştur.
Ancak emperyalist sistem, zamanla ulusal bilinci bir tehdit olarak görmeye başlamış; kendi kültürel hegemonyasını kurmak adına ulusal değerlere saldırmıştır. Kültür emperyalizmi; kültürel etkileşimle karıştırılmamalıdır. Etkileşim çift yönlüdür ve geliştiricidir. Oysa emperyalizm, güçlü olanın zayıf olana kendi yaşam tarzını, zevklerini, modasını, düşünce kalıplarını dayatmasıdır.
KÜLTÜR EMPERYALİZMİ VE ZİHİN KOLONİZASYONU
Emperyalizm, yalnızca sınırları değil, insan zihnini de işgal eder. Dayattığı kültürel değerlerle bireyleri tek tipleştirir, tüketim toplumuna dönüştürür. Sosyal medya bunun en görünür aracı haline gelmiştir. İnsanlar artık düşünmekten çok görünmekle meşguldür. 14 Şubat gibi küresel kapitalizmin pazarlama günü haline getirdiği kutlamalar, yerli milli bayramların önüne geçmektedir.
Filmler, diziler, reklamlar yoluyla birey, toplumdan koparılır; bireyselleşme adı altında yalnızlaştırılır. Kendi ailesine, mahallesine, geleneklerine yabancılaşan insan; artık emperyalist kalıplar içinde şekillendirilmiş bir tüketime yöneltilmiştir. Birey; üretmeyen, sorgulamayan, sadece tüketen ve kendini dahi meta olarak gören bir hale gelir.
Bugün şampanya patlatıp, Batı’dan ithal edilmiş kostümlerle cadılar bayramı kutlayan; yılbaşında çam ağacı süsleyen; cinsiyet partileriyle toplumun mahrem alanını bile metalaştıran birey tipi, kültürel emperyalizmin açık sonucudur.
KÜLTÜREL EMPERYALİZM: SESSİZ İSTİLA
Emperyalizm yalnızca askeri, siyasi ya da ekonomik saldırılarla gelmiyor. En sessiz ama en etkili işgali kültür yoluyla yapıyor. Bu sürece “kültürel emperyalizm” adı veriliyor. Bir topluma kendi inanç ve yaşam değerlerini değil; başka bir medeniyetin giyiminden müziğine, kutlamasından tüketim alışkanlığına kadar her şeyini empoze etmek...
Türkiye’de Tanzimat’tan bu yana Batı hayranlığı üzerinden şekillenen bu saldırı, günümüzde sosyal medya, dizi ve film endüstrisi, eğitim sistemi ve reklam sektörü üzerinden derinleştirilmiş durumda. Gençler artık kendi düğün geleneğini değil, Instagram’da gördüğü “gelin temalı” kurguları model alıyor. Çocuklar Nasreddin Hoca’yı değil, Elsa’yı tanıyor. Yeni evliler tespih ve yazma yerine “bridal party” tişörtü bastırıyor. Peki neden?
Çünkü bu kültür, tüketimi artıran, aidiyetleri yok eden, bireyi yalnızlaştıran bir hegemonya kuruyor. İnsanların ihtiyaç duymadığı şeylere “ihtiyaç” hissettirilmesi tam da bu yüzden: 14 Şubat’ta çiçek alınmalı, yılbaşında pahalı hediye verilmeli, doğum günü pastası devleştikçe sevgi artmalı… Oysa hiçbir geleneksel değerimiz bu gösterişli kurgularla şekillenmedi.
KÜLTÜRÜMÜZÜ KAYBEDİYORUZ: EMPERYALİZME YENİLEN DEĞERLERİMİZ
Şampanya patlatanlar çoğalıyor; kına yakanlar unutuluyor
Son yıllarda Türkiye’de hızla yayılan bir trend var: “Bize ait olmayan ne varsa sahiplenmek.” Artık bebeklerin doğumu için yapılan “baby shower” partileri, cinsiyet açıklama etkinlikleri, Halloween (Cadılar Bayramı) kostümleri, çam ağacı süslemeleri ve 14 Şubat kutlamaları yalnızca yabancı dizilerde değil, apartmanlarımızın içinde, mahalle aralarında, sosyal medyada ve en acıklısı da zihinlerimizde karşımıza çıkıyor.
Gelinliğini giymeden önce eline kına yakılan kadın değil; “bekarlığa veda” adı altında gece kulübünde şampanya patlatan genç kız idealize ediliyor. Kına geceleri “demode” görülüyor, yerine Batılı kültürden alınan kutlama ritüelleri ithal ediliyor. Oysa kına gecesi yalnızca bir gelenek değil; bir toplumsal hafıza, bir kadın kültürü, bir aile değeridir. Yerine gelen “kutlamalar” ise yalnızca tüketimin yeni kılıfıdır.
Kültürel yozlaşma en çok da kutlama biçimlerimizde kendini gösteriyor. Bu toplum bin yıllardır Ramazan’da, Kurban’da, Mevlid’de buluşmuş; çocuklarına doğum hediyesi olarak isim duası yapmış, bayramlarda küsleri barıştırmış bir halktı. Bugün ise sosyal medya uygulamalarının gösterişli görselleriyle pompalanan “baby shower”lar her mahallede yaygınlaşıyor. Doğmamış çocuklar için konseptli partiler düzenleniyor; ihtiyaçtan çok süs üzerine kurulu masraflar yapılıyor. Bu tür etkinliklerin özü Batı’da sağlık sigortası bulunmayan çevrelerde bebek için temel ihtiyaçların toplanmasına dayanır. Ancak bizdeki hali, yalnızca “paylaşım” için kurgulanmış birer gösteri.
Cadılar Bayramı kutlamaları da bir diğer örnek. Binlerce yıllık Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan Türk kültürünün hiçbir yerinde ruh çağırmak, kostüm giyip şeker toplamak gibi ritüeller yokken; çocuklara “eğlenceli” diye bu alışkanlıklar empoze ediliyor. “Yılbaşı”nda çam ağacı süsleyip hindi pişirmek ise artık neredeyse ulusal bir mecburiyet gibi gösteriliyor. Bu kutlamaların kökeni Hristiyan geleneklerine ve Batı kapitalist kültürüne dayanır. Türkiye’de ise bu “kutlamalar” yerli halkın inanç sisteminden, mevsimsel döngülerinden, kültürel hafızasından tamamen kopuktur.
TÜKETİMİN DİNİ HALİNE GELEN PARTİLER
Bugün baby shower, gender reveal, bridal party gibi etkinlikler yalnızca bir kutlama biçimi değil, aynı zamanda kültürel teslimiyetin göstergesidir. Bu partiler, bireyleri toplumdan koparan ve onları “kişisel markaya” dönüştüren kapitalist düzene hizmet eder. Artık hiçbir şey anlamla değil; görüntüyle ölçülüyor.
Kültürel emperyalizmin temel amacı da tam olarak budur: İnsanı kendine yabancılaştırmak. Kadim bir geleneğe kına yakarken ağlayan kadın yerine, gece kulübünde eğlenen ama ertesi gün sosyal medya filtresiyle yorgunluğunu saklayan kadın tipini öne çıkarır. Aileyi değil bireyi kutsar. Paylaşmayı değil yarışmayı öğretir.
Öte yandan bu gösterişli törenlerin çoğu; kadını tüketime hapseder. “Hamile kıyafeti partisi”, “yeni doğan konsepti”, “çift kombini”, “baby moon tatili” gibi gereksiz harcamalar yapılır. Oysa Anadolu’da bir çocuk doğduğunda en büyük kutlama “hoş geldin bebek” duasıdır, bir fincan kahveyle komşuya verilen müjdedir.
KINA GECESİ: KADİM BİR ANLAMIN MODERN UNUTULUŞU
Kına gecesi Batı’daki bekarlığa veda partisinden çok daha derin bir anlam taşır. Kına, kadının ailesine, geçmişine, çocukluğuna veda ettiği, annesinin duasıyla yola çıktığı, ablasının gözyaşıyla uğurlandığı bir törendir. Aynı zamanda kadınlar arasında kurulan kolektif bir duygunun da adıdır.
Kına gecesi, sessiz bir kültürel direniştir. “Ben bu coğrafyanın kadınıyım” demektir. Geleneksel kıyafetler, kına türküsü, dua, nazar boncuğu, tel kırma şal, ninemizin yüzüğü… Hepsi yalnızca estetik birer unsur değil; kimliğimizi hatırlatan kültürel kodlardır.
Bugün “modernlik” adı altında bu anlamlar terk ediliyor. Yerine gelen şey ise yalnızca gösteridir. Oysa toplumlar kültürleriyle var olur. Kültürünü kaybeden toplumlar, kendi kimliğini de kaybeder.
YENİ BİR DÜNYA MÜMKÜN: ULUSAL KÜLTÜRLE EMPERYALİZME DİRENİŞ
Tüm bu tabloya rağmen, emperyalist kültür dayatmaları her zaman başarıya ulaşmamaktadır. Ulusal bilinç, dünyanın dört bir yanında yeniden yükselişe geçmektedir. ABD emperyalizminin hem siyasi hem de kültürel anlamda gerilemesi bunun kanıtıdır.
Ulusal kültürüne, diline, değerlerine sahip çıkan toplumlar, sadece emperyalizme direnmemekte; aynı zamanda daha özgür, daha huzurlu bir geleceği de inşa etmektedir. Emperyalist kültürün bize sunduğu; vatansız, cinsiyetsiz, yalnız ve bencil insan modelinin karşısında; paylaşan, düşünen, üreten, toplumuna bağlı insan tipi yeniden yükseliyor.
Ulusal kültür; sadece geçmişin mirası değil, geleceğin inşasında da yegâne temeldir. Kına gecesi gibi köklü gelenekler, sadece nostaljik değil; toplumsal aidiyeti güçlendiren canlı pratiklerdir.
Bugün aslımızı yaşatmak, emperyalizmin kalıplarına karşı yürütülen en büyük kültürel direniştir. Ve her kına yakılışında, her geleneksel türkünün yankısında, bu toprakların sesi yeniden yükselir.
SON SÖZ:
Bu yazı bir kına övgüsü ya da eğlence karşıtlığı değildir. Asıl mesele; neden biz bize ait olanı “geri” görüp, bize ait olmayanı “ileri” sanıyoruz? Bu bakış açısı değişmeden; ne gelenek korunur ne de özgüvenli bireyler yetişir.
Kendi kökünü tanımayan her toplum; başkalarının kültürüne özenerek var olmaya çalışır. Ve ne yazık ki sonunda hem kendi benliğini kaybeder hem de taklit ettiği kültürün periferisinde kalır.
Kültürel emperyalizme karşı tek çare, farkında olmak ve direnç göstermektir. Bu, Batı’ya düşman olmak anlamına gelmez. Aksine, kendi kültürünü tanıyan, onu yeniden üreten bir toplum; küresel sistem içinde saygın ve güçlü olabilir.
Bugün kına gecesini yaşatmak, sadece geçmişe değil; geleceğe de sahip çıkmaktır. Baby shower yerine lohusa şerbeti vermek, yılbaşı yerine kandil kutlamak, “gender reveal” yerine aile büyükleriyle dua etmek… Bunların hiçbiri çağdışı değil; bilakis çağını bilen ve özünü kaybetmeyen bir halk olmanın göstergesidir.
Çünkü bir milletin en büyük savunma hattı, kültürüdür. O hat sarsılırsa; şampanya sesi, duaların yerini alır. O hat yıkılırsa; çocuklarımız Elsa olur, Dede Korkut değil.
Kökü olmayan hiçbir ağaç ayakta duramaz. Köklerimize tutunmak, Batı’yı taklit etmeden çağdaş olmak; bize ait olanı sahiplenmekle mümkündür. Kına gecesi, sadece bir gece değil; bir hafızadır. Unutuldukça biz de unutulmaya yüz tutarız.
Yazarın sosyal medya hesapları
Instagram / aslihantoksoy
X / aslihantksy
Facebook / aslıhantoksoy
Youtube / aslihantoksoy