Zeynep Dere -ÇOCUK GELİŞİMİ VE EĞİTİMİ UZMANI
Köşe Yazarı
Zeynep Dere -ÇOCUK GELİŞİMİ VE EĞİTİMİ UZMANI
 

DUYGUSAL OBEZİTE: CAM FANUSTA BÜYÜYEN ÇOCUKLAR

Bu yazıda bahsettiğim "duygusal obezite" kavramının beslenme ve tıp literatüründeki obezite ile ilgisi olmadığını özellikle belirtmek isterim. Literatürde yer almayan bu kavramı, günümüz çocuklarının aşırı koruyucu ebeveynlik anlayışı nedeniyle yaşadığı duygusal yüklenmeyi anlatabilmek için kullanıyorum. Duygusal obezite; çocuğun ihtiyaç duyduğu duygusal gelişim yerine aşırı koruma, sınırsız ilgi ve sürekli kolaylaştırılan bir yaşamla duygusal olarak yüklenmesi, bunun sonucunda ise psikolojik dayanıklılığının, problem çözme becerilerinin ve hayal kırıklığına tahammülünün zayıflamasını ifade eden, bu yazı için geliştirdiğim bir kavramdır. Günümüz çocukları hem çok şanslı hem de çok şanssız… Teknolojinin, imkânların ve konforun sunduğu pek çok ayrıcalığa sahipler; ancak tam da bu konforun içinde hayatın büyüten zorluklarından ve olgunlaştıran deneyimlerinden giderek uzaklaşıyorlar. Bu durumun gerçekliğini kendi çocukluğuma dönüp baktığımda daha net görebiliyorum. Tatili fırsat bilerek soluğu memlekette aldık. Doğup büyüdüğüm baba ocağımız olan köy evimizi ziyaret etmeden olmazdı elbette. Daha köye girmeden yaklaşık üç kilometrelik mesafede bulunan okuduğum okulun yolunda başlar anılarımın kıpırtısı. Kar, yağmur, çamur, sıcak-soğuk demeden her sabah azimle yürüyerek okula gidişimiz, annemin çantamıza evde ne varsa hazırlayıp koyduğu azıklar, arkadaşlarım, öğretmenlerim… Hepsi tek tek hafızamı ziyaret ederken, yüzümde bir tebessümle evimizin kapısında kendime geliyorum. Ortada büyük bir salon ve diğer odaların hepsine salondan açılan kapılar… Kışın boyumuza yakın karlı günlerde ıslanan, ertesi güne kadar kuruması için sobanın yanında yerini alan botlar, eldivenler… Ders çalışmak için hiç kimsenin "Hadi ödevini yap." demesine gerek kalmadan yemeğimizi yer, sofrayı toplar, mutfağa yardım eder, ardından ödevlerimizi yapar ve artık yorgunluktan gözümüz kapanmış bir şekilde yatağa girerdik. Bazen çok zor gelirdi… Ama hiçbir zaman umudumuzu ve azmimizi yitirmeden hayallerimizin peşinden koşmayı da, doyasıya oyun oynamayı da ihmal etmedik. Bugün dönüp baktığımda, o günlerin hayatımın en güzel yılları olduğunu daha iyi anlıyorum. Annem ve babam bizi çok severdi. İsteklerimizi imkânları ölçüsünde yerine getirirken bizi de hayatın sorumluluklarından hiçbir zaman uzak tutmazlardı. Annemin bir nasihati hâlâ kulaklarımdadır: "Öğrenmekten insana sadece yücelik gelir. İş yapmaktan kimsenin bir yeri eksilmez ama yapmayanların hayatta hep bir tarafı noksan kalır. Öğrendiğiniz her şeyi beyninizde bir ağaç kovuğuna saklayın; hayatınız boyunca ihtiyaç duydukça çıkarıp kullanın." O zamanlar çocukluk ve gençlik hâliyle hem okul ödevleri hem de ev işlerine yardım etmek bazen zor gelirdi. Ama yetişkin olup da hayatın karşıma çıkardığı zorlukların üstesinden rahatlıkla gelebildiğimi gördüğümde anladım ki o nasihatler ve o küçük sorumluluklar, bana verilmiş en büyük hediyeymiş. Ancak bugün geldiğimiz noktada bambaşka bir tabloyla karşı karşıyayız. Zorluklarla büyüyen bir neslin önemli bir kısmı, "Ben görmedim, çocuğum görsün; ben yapamadım, o yapsın." düşüncesiyle hareket ediyor. Özellikle kendi çocukluğunda birçok imkândan mahrum kalan, hayallerini gerçekleştirme fırsatı bulamayan bazı ebeveynler, farkında olmadan çocuklarını adeta görünmez bir cam fanusun içine yerleştiriyor. Onlar üzülmesin… Onlar yorulmasın… Onlar hayal kırıklığı yaşamasın… Onlar başarısız olmasın… Bu iyi niyetli koruma çabası zamanla çocukların hayatla kuracağı sağlıklı ilişkiye zarar verebiliyor. Çocuklara hayal kurma fırsatı tanımadan ihtiyaç ve isteklerini onlar daha dile getirmeden karşılayan, en küçük sorunlarını bile onlar adına çözen, "kırılmasın" düşüncesiyle sınır koymaktan kaçınan ve hoşgörülü ebeveynliği sınırsızlığa dönüştüren bir anlayış giderek yaygınlaşıyor. Oysa çocuk gelişimi bize şunu söylüyor: Bir çocuğun kişiliği sunulan koşulsuz sevgiyle beslenirken, sorumlulukla, sınırlarla, beklemeyle, emekle ve zaman zaman yaşadığı hayal kırıklıklarıyla da şekillenir. İşte tamda bu noktada "duygusal obezite" olarak tanımladığım durum ortaya çıkıyor. Tıpkı bedenin ihtiyacından fazlasını yüklenmesi gibi, çocuk da ihtiyacı olmayan ölçüde korunduğunda, her şey kolaylaştırıldığında ve sürekli ebeveyn desteğiyle çevrelendiğinde duygusal gelişimi güçlenmek yerine zayıflayabiliyor. Bu yaklaşımın yaygınlaşmasıyla birlikte bazı çocuklarda duygusal dayanıklılığı düşük, problem çözme becerileri yeterince gelişmeyen, hayal kırıklığına tahammülü az, çabuk sıkılan ve çabuk vazgeçen bir görüntü daha sık görülmeye başladı. Çocuklar o kadar ebeveynlerinin gölgesinde büyüyor ki bazen kendi benliklerini keşfetmeye bile fırsat bulamıyorlar. O kadar korunaklı bir hayatın içinde yetişiyorlar ki karşılarına çıkan ilk engel, onlar için dünyanın sonu gibi görünebiliyor. Bunun sonucunda stresle baş etmekte zorlanan, kaygı düzeyi yükselen, duygularını tanımakta ve yönetmekte güçlük çeken çocuklarla karşılaşıyoruz. Öfke patlamaları… Sabırsızlık… Tahammülsüzlük… En küçük engelde vazgeçme… Ve zaman zaman ebeveynlerinin sözünü önemsemeyen davranışlar… Çünkü çocuk, farkında olmadan şu mesajı alıyor: "Benim için her şeyi annem ve babam çözer." Böyle olunca da çocuğun kendi gücünü keşfetmesine gerek kalmıyor. Oysa çocukların ihtiyacı kusursuz bir çocukluk değil; güven içinde deneyimleyebilecekleri, hata yapabilecekleri, sorumluluk alabilecekleri ve yeniden ayağa kalkabilecekleri bir çocukluktur. Peki, çocuklarımızın duygusal dayanıklılığını nasıl güçlendirebiliriz? Sorumluluk vererek: Ev içinde yaşlarına uygun küçük görevler vererek "iş yapmanın noksanlık değil, yetkinlik" olduğunu deneyimlemelerine fırsat tanıyın. İstek ile ihtiyacı ayırarak: Her talebi anında karşılamak yerine beklemeyi, sabretmeyi ve emek vermeyi öğrenmelerine fırsat tanıyın. Problemleri siz çözmeyin: Karşılaştıkları engellerde hemen müdahale etmek yerine, "Sence bu durumu nasıl çözebiliriz?" diye sorun. Çözümü onlara vermek yerine, çözümü bulmalarına rehberlik edin. Duygularına alan açarak, sınır koymayı deneyin: Hayal kırıklığı, öfke ve üzüntü de çocukluğun doğal duygularıdır. Onları bu duygulardan korumaya çalışmak yerine, bu duygularla sağlıklı şekilde baş etmeyi öğretin. Çocuklar davranışları konusunda kuralları ve sinirleri belirleyerek çocuklara anlatın ve koyduğunuz sinirleri ihlal etmeyin ettirmeyin. Can sıkıntısından korkmayın: Çocukların her anını planlamak zorunda değilsiniz. Bazen can sıkıntısı, hayal gücünün ve üretkenliğin başladığı en verimli zemindir. Bırakın çocuklar kendi kendine kalıp yaratıcılığının sınırlarını keşfetsin. Çocuklarımıza sunabileceğimiz en büyük destek, onların yolundaki bütün taşları temizlemek değildir. Asıl destek, o taşlara takıldıklarında yeniden ayağa kalkabilecek duygusal dayanıklılığı kazanmalarına rehberlik etmektir. Koruma güdümüzün, onların kendi güçlerini keşfetmelerine engel olmasına izin vermeyelim. Zorlandığında hemen müdahale etmek yerine biraz bekleyin. Çünkü bir çocuğun, "Ben bunu kendim başardım." diyebilmesi, özgüvenin ve duygusal dayanıklılığın en güçlü yapı taşlarından biridir. Biz çocuklarımızın önündeki taşları kaldırdığımızı sanırken, aslında onların yürümeyi öğrenme fırsatlarını kaldırıyoruz. Çünkü güç, engellerin hiç olmadığı bir yolda değil; engelleri aşmayı öğrenen çocukların yüreğinde filizlenir. Çocuklarımızı cam fanuslarda büyüttüğümüzde onları hayata hazırlamış olmayız; sadece hayatın gerçekleriyle karşılaşmalarını geciktirmiş oluruz. Oysa bir çocuğun en büyük ihtiyacı kusursuz bir hayat değil, karşılaştığı zorluklarla baş edebileceğine dair sağlam bir inançtır. Belki de çocuklarımıza bırakabileceğimiz en değerli miras; önlerinden tüm engelleri kaldırmak değil, o engelleri aşabilecek karakteri, cesareti ve duygusal dayanıklılığı kazandırmaktır.   UZMAN TAVSİYESİ: Bugünden itibaren çocuğunuzun kendi yapabileceği basit işleri yapması için alan bırakarak başlayabilirsiniz. Dökülen suyu silmek… Tabağını kaldırmak… Odasını toplamak… Çamaşırlarını katlamak...  
Ekleme Tarihi: 23 Temmuz 2026 -Perşembe
Zeynep Dere -ÇOCUK GELİŞİMİ VE EĞİTİMİ UZMANI

DUYGUSAL OBEZİTE: CAM FANUSTA BÜYÜYEN ÇOCUKLAR

Bu yazıda bahsettiğim "duygusal obezite" kavramının beslenme ve tıp literatüründeki obezite ile ilgisi olmadığını özellikle belirtmek isterim. Literatürde yer almayan bu kavramı, günümüz çocuklarının aşırı koruyucu ebeveynlik anlayışı nedeniyle yaşadığı duygusal yüklenmeyi anlatabilmek için kullanıyorum.

Duygusal obezite; çocuğun ihtiyaç duyduğu duygusal gelişim yerine aşırı koruma, sınırsız ilgi ve sürekli kolaylaştırılan bir yaşamla duygusal olarak yüklenmesi, bunun sonucunda ise psikolojik dayanıklılığının, problem çözme becerilerinin ve hayal kırıklığına tahammülünün zayıflamasını ifade eden, bu yazı için geliştirdiğim bir kavramdır.

Günümüz çocukları hem çok şanslı hem de çok şanssız…

Teknolojinin, imkânların ve konforun sunduğu pek çok ayrıcalığa sahipler; ancak tam da bu konforun içinde hayatın büyüten zorluklarından ve olgunlaştıran deneyimlerinden giderek uzaklaşıyorlar. Bu durumun gerçekliğini kendi çocukluğuma dönüp baktığımda daha net görebiliyorum.

Tatili fırsat bilerek soluğu memlekette aldık.

Doğup büyüdüğüm baba ocağımız olan köy evimizi ziyaret etmeden olmazdı elbette. Daha köye girmeden yaklaşık üç kilometrelik mesafede bulunan okuduğum okulun yolunda başlar anılarımın kıpırtısı.

Kar, yağmur, çamur, sıcak-soğuk demeden her sabah azimle yürüyerek okula gidişimiz, annemin çantamıza evde ne varsa hazırlayıp koyduğu azıklar, arkadaşlarım, öğretmenlerim…

Hepsi tek tek hafızamı ziyaret ederken, yüzümde bir tebessümle evimizin kapısında kendime geliyorum.

Ortada büyük bir salon ve diğer odaların hepsine salondan açılan kapılar…

Kışın boyumuza yakın karlı günlerde ıslanan, ertesi güne kadar kuruması için sobanın yanında yerini alan botlar, eldivenler… Ders çalışmak için hiç kimsenin "Hadi ödevini yap." demesine gerek kalmadan yemeğimizi yer, sofrayı toplar, mutfağa yardım eder, ardından ödevlerimizi yapar ve artık yorgunluktan gözümüz kapanmış bir şekilde yatağa girerdik.

Bazen çok zor gelirdi… Ama hiçbir zaman umudumuzu ve azmimizi yitirmeden hayallerimizin peşinden koşmayı da, doyasıya oyun oynamayı da ihmal etmedik. Bugün dönüp baktığımda, o günlerin hayatımın en güzel yılları olduğunu daha iyi anlıyorum.

Annem ve babam bizi çok severdi. İsteklerimizi imkânları ölçüsünde yerine getirirken bizi de hayatın sorumluluklarından hiçbir zaman uzak tutmazlardı.

Annemin bir nasihati hâlâ kulaklarımdadır: "Öğrenmekten insana sadece yücelik gelir. İş yapmaktan kimsenin bir yeri eksilmez ama yapmayanların hayatta hep bir tarafı noksan kalır. Öğrendiğiniz her şeyi beyninizde bir ağaç kovuğuna saklayın; hayatınız boyunca ihtiyaç duydukça çıkarıp kullanın."

O zamanlar çocukluk ve gençlik hâliyle hem okul ödevleri hem de ev işlerine yardım etmek bazen zor gelirdi. Ama yetişkin olup da hayatın karşıma çıkardığı zorlukların üstesinden rahatlıkla gelebildiğimi gördüğümde anladım ki o nasihatler ve o küçük sorumluluklar, bana verilmiş en büyük hediyeymiş.

Ancak bugün geldiğimiz noktada bambaşka bir tabloyla karşı karşıyayız.

Zorluklarla büyüyen bir neslin önemli bir kısmı, "Ben görmedim, çocuğum görsün; ben yapamadım, o yapsın." düşüncesiyle hareket ediyor. Özellikle kendi çocukluğunda birçok imkândan mahrum kalan, hayallerini gerçekleştirme fırsatı bulamayan bazı ebeveynler, farkında olmadan çocuklarını adeta görünmez bir cam fanusun içine yerleştiriyor.

Onlar üzülmesin…

Onlar yorulmasın…

Onlar hayal kırıklığı yaşamasın…

Onlar başarısız olmasın…

Bu iyi niyetli koruma çabası zamanla çocukların hayatla kuracağı sağlıklı ilişkiye zarar verebiliyor. Çocuklara hayal kurma fırsatı tanımadan ihtiyaç ve isteklerini onlar daha dile getirmeden karşılayan, en küçük sorunlarını bile onlar adına çözen, "kırılmasın" düşüncesiyle sınır koymaktan kaçınan ve hoşgörülü ebeveynliği sınırsızlığa dönüştüren bir anlayış giderek yaygınlaşıyor.

Oysa çocuk gelişimi bize şunu söylüyor: Bir çocuğun kişiliği sunulan koşulsuz sevgiyle beslenirken, sorumlulukla, sınırlarla, beklemeyle, emekle ve zaman zaman yaşadığı hayal kırıklıklarıyla da şekillenir.

İşte tamda bu noktada "duygusal obezite" olarak tanımladığım durum ortaya çıkıyor.

Tıpkı bedenin ihtiyacından fazlasını yüklenmesi gibi, çocuk da ihtiyacı olmayan ölçüde korunduğunda, her şey kolaylaştırıldığında ve sürekli ebeveyn desteğiyle çevrelendiğinde duygusal gelişimi güçlenmek yerine zayıflayabiliyor.

Bu yaklaşımın yaygınlaşmasıyla birlikte bazı çocuklarda duygusal dayanıklılığı düşük, problem çözme becerileri yeterince gelişmeyen, hayal kırıklığına tahammülü az, çabuk sıkılan ve çabuk vazgeçen bir görüntü daha sık görülmeye başladı.

Çocuklar o kadar ebeveynlerinin gölgesinde büyüyor ki bazen kendi benliklerini keşfetmeye bile fırsat bulamıyorlar. O kadar korunaklı bir hayatın içinde yetişiyorlar ki karşılarına çıkan ilk engel, onlar için dünyanın sonu gibi görünebiliyor.

Bunun sonucunda stresle baş etmekte zorlanan, kaygı düzeyi yükselen, duygularını tanımakta ve yönetmekte güçlük çeken çocuklarla karşılaşıyoruz.

Öfke patlamaları…

Sabırsızlık…

Tahammülsüzlük…

En küçük engelde vazgeçme…

Ve zaman zaman ebeveynlerinin sözünü önemsemeyen davranışlar…

Çünkü çocuk, farkında olmadan şu mesajı alıyor: "Benim için her şeyi annem ve babam çözer."

Böyle olunca da çocuğun kendi gücünü keşfetmesine gerek kalmıyor.

Oysa çocukların ihtiyacı kusursuz bir çocukluk değil; güven içinde deneyimleyebilecekleri, hata yapabilecekleri, sorumluluk alabilecekleri ve yeniden ayağa kalkabilecekleri bir çocukluktur.

Peki, çocuklarımızın duygusal dayanıklılığını nasıl güçlendirebiliriz?

Sorumluluk vererek: Ev içinde yaşlarına uygun küçük görevler vererek "iş yapmanın noksanlık değil, yetkinlik" olduğunu deneyimlemelerine fırsat tanıyın.

İstek ile ihtiyacı ayırarak: Her talebi anında karşılamak yerine beklemeyi, sabretmeyi ve emek vermeyi öğrenmelerine fırsat tanıyın.

Problemleri siz çözmeyin: Karşılaştıkları engellerde hemen müdahale etmek yerine, "Sence bu durumu nasıl çözebiliriz?" diye sorun. Çözümü onlara vermek yerine, çözümü bulmalarına rehberlik edin.

Duygularına alan açarak, sınır koymayı deneyin: Hayal kırıklığı, öfke ve üzüntü de çocukluğun doğal duygularıdır. Onları bu duygulardan korumaya çalışmak yerine, bu duygularla sağlıklı şekilde baş etmeyi öğretin. Çocuklar davranışları konusunda kuralları ve sinirleri belirleyerek çocuklara anlatın ve koyduğunuz sinirleri ihlal etmeyin ettirmeyin.

Can sıkıntısından korkmayın: Çocukların her anını planlamak zorunda değilsiniz. Bazen can sıkıntısı, hayal gücünün ve üretkenliğin başladığı en verimli zemindir. Bırakın çocuklar kendi kendine kalıp yaratıcılığının sınırlarını keşfetsin.

Çocuklarımıza sunabileceğimiz en büyük destek, onların yolundaki bütün taşları temizlemek değildir. Asıl destek, o taşlara takıldıklarında yeniden ayağa kalkabilecek duygusal dayanıklılığı kazanmalarına rehberlik etmektir.

Koruma güdümüzün, onların kendi güçlerini keşfetmelerine engel olmasına izin vermeyelim.

Zorlandığında hemen müdahale etmek yerine biraz bekleyin. Çünkü bir çocuğun, "Ben bunu kendim başardım." diyebilmesi, özgüvenin ve duygusal dayanıklılığın en güçlü yapı taşlarından biridir.

Biz çocuklarımızın önündeki taşları kaldırdığımızı sanırken, aslında onların yürümeyi öğrenme fırsatlarını kaldırıyoruz. Çünkü güç, engellerin hiç olmadığı bir yolda değil; engelleri aşmayı öğrenen çocukların yüreğinde filizlenir.

Çocuklarımızı cam fanuslarda büyüttüğümüzde onları hayata hazırlamış olmayız; sadece hayatın gerçekleriyle karşılaşmalarını geciktirmiş oluruz. Oysa bir çocuğun en büyük ihtiyacı kusursuz bir hayat değil, karşılaştığı zorluklarla baş edebileceğine dair sağlam bir inançtır.

Belki de çocuklarımıza bırakabileceğimiz en değerli miras; önlerinden tüm engelleri kaldırmak değil, o engelleri aşabilecek karakteri, cesareti ve duygusal dayanıklılığı kazandırmaktır.

 

UZMAN TAVSİYESİ:

Bugünden itibaren çocuğunuzun kendi yapabileceği basit işleri yapması için alan bırakarak başlayabilirsiniz.

Dökülen suyu silmek…

Tabağını kaldırmak…

Odasını toplamak…

Çamaşırlarını katlamak...

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve turkishpress.co.uk sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.