Çocuk ve ergen gelişiminde aidiyet duygusu; bireyin kendini emniyet ve güven içinde hissettiği bir grupla duygusal bağ kurmasıdır. İnsan, bu bağ sayesinde sosyal yaşam kurallarını, problem çözme becerilerini ve doğru davranış kalıplarını edinir. Ancak çocukların aidiyeti, kendiliğinden oluşan bir başlangıç noktası değildir. Aidiyet, çocukların güven duygusu ve sağlıklı bağlanma süreçlerinin niteliğine bağlı olarak şekillenen bir sonuç olarak karşımıza çıkmaktadır. Karşılıklı güven ile inşa edilmemiş bir ortamlarda yetişen çocukların aidiyet ihtiyacının karşılanamaması bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu ihtiyacı yeterince karşılanamayan çocuklarda gece korkuları, yüksek kaygı, davranış bozuklukları, enürezis (alt ıslatma) ve tırnak yeme gibi fizyolojik ve psikolojik tepkiler sıklıkla gözlemlenir.
Çocukta yaşamın ilk yıllarından itibaren aidiyet ilişkilerinin niteliğini ailesinden öğrenir ve bu gelişim hiyerarşik olarak üç temel boyutta gerçekleşir: Aile ile Aidiyet, Sosyal Aidiyet ve Soyut Aidiyet.
Ailedeki aidiyet duygusu, okul ve arkadaş çevresini kapsayan sosyal aidiyetin zeminini; sosyal aidiyet ise evrensel değerler ve inançları kapsayan soyut aidiyetin temelini oluşturur. Bu basamaklar arasındaki geçişlerde yaşanabilecek bir sorunlar çocukların gelişimlerinde aksamalara neden olabilir. Örneğin; "sadece" ailesiyle aidiyet kurabilmiş bir çocuk, çevresindeki dost ve yakınlarıyla bütünleşmekte zorlanarak sosyal açıdan çekingenlik oluşabilir. Sosyal çekinik kişilik yapısındaki bu çocuklar, toplumda sanıldığı gibi "ailelerine son derece düşkün" oldukları için değil; aidiyet gelişimindeki ikinci basamak olan sosyal aidiyete henüz geçiş yapamadıkları için evden dışarıya açılamazlar.
Çocuğun sağlıklı bir aidiyet duygusunu geliştirebilmesinin en önemli bileşenlerinden bir tanesi ebeveynlerin sergilediği tutumdaki tutarlılık ve dengedir. Ebeveynlerin tutarsız ve iki uç tutumu da bu gelişim sürecini zedeleyebilmektedir. Ebeveynlerin çocuğun gelişimsel düzeyine uygun sorumlulukları almasına izin vermemesi ve aşırı koruyucu tutumları, çocuğun kendi hayatı üzerindeki denetim oluşturma algısını zedeleyebilir. "Nasıl olsa annem babam benim yerime her şeyi yapar" düşüncesi geliştiğinde, çocuk kendi sorumluluklarını almaktan vazgeçer. Odasını toplamak veya ödevlerini yapmak gibi öz düzenleme gerektiren davranışlar; ancak çocuk kendini o yuvaya gerçekten ait hissettiğinde ve kendisine hareket alanı tanındığında anlam kazanır. Kendi başına karar almasına izin verilmeyen çocuklar, ileride aileden uzak kaldıklarında kararsız kalan ve zorluklar karşısında ne yapacağını bilemeyen bireylere dönüşürler.
Diğer taraftan, koşulsuz sevgi ve ilginin sunulmadığı ilgisiz ve ihmalkâr tutumlar da çocuğun aileye yönelik aidiyet geliştirmesini imkânsız kılar. Aynı çatı altında yaşamak, sağlıklı bir aile ortamının varlığı için yeterli değildir. Kendi dünyasına kapılmış, sürekli sosyal medyayla meşgul olan ve çocuğuyla sofraya dahi oturmayan ebeveynlerin yaklaşımı, evdeki aidiyet bağlarını tamamen koparabilir. Aile içinde giderilmemiş aidiyet ihtiyaçları, çocuk tarafından aile dışındaki yapılarda aranmaya başlar ve bu durum çocuk ile aile arasındaki kopuşu hızlandırır.
Aidiyet ihtiyacı sadece evle sınırlı kalmayıp okul ortamında "sosyal aidiyet" olarak devam eder. Sınıfta öğretmenlerin, okulda ise idarenin adil, eşit ve öğrenci odaklı bir yaklaşım benimsememesi çocukların okula karşı aidiyet hissini zedeler. Özellikle ailevi bağları zayıf olan ve evde de sorun yaşayan çocuklar, okulda da kabul görmediklerinde derin bir aidiyet boşluğuna düşerler. İnsan doğası gereği kendisini kabul edecek, samimiyet ve hoşgörü gösterecek bir yer arayışına girdiğinden; evde ve okulda ait olduğu yeri bulamayan çocuk, ruhundaki bu boşluğu doldurabilmek için sahte sığınaklara yönelir. Bu durum; ekran bağımlılığına, madde kullanımına veya kendisini kabul eden riskli ve suça meyilli akran gruplarına kayışın temel nedenidir.
Çocukların sağlıklı psikososyal gelişim gösterebilmeleri ve ruhlarında sağlıklı bir aidiyet duygusu inşa edebilmeleri için ebeveynlerin ve eğitimcilerin somut olarak atması gereken temel adımlar şunlardır:
Gelişimsel Dengeyi Kurun: Aşırı koruyuculuk ile ilgisizlik arasındaki dengeyi sağlayın. Çocuğa sevgiyi hissettirirken kendi hayatını yönetebileceği alanı tanıyın.
Kademeli Sorumluluk Transferi: Yaşına uygun ev içi sorumluluklar vererek aidiyet ve var olma hissini pekiştirin.
Koşulsuz Sevgi ve Kabul: Çocuğu başarı odaklı değil, varlık odaklı kabul edin. Hata yaptığında dahi sığınabileceği güvenli bir liman olun.
Nitelikli Paylaşımlar Oluşturun: Aynı evde bulunmanın ötesine geçerek birlikte sofraya oturmak, sohbet etmek gibi rutin aile bağlarını canlı tutun.
Sosyal Aidiyete Zemin Hazırlayın: Çocuğun evden sosyal çevreye (okul ve arkadaşlık ilişkilerine) geçişini destekleyin; özgürce karar almasına imkân tanıyarak özgüvenini geliştirin.
Birlikte sofraya oturmak, sohbet etmek ve doğru rol model olmak aile bağlarını pekiştirir. Çocuğunun karşısına her hata yaptığında yargılayan bir yetişkin olarak değil, bocaladığında sığınabileceği güvenli bir liman olarak çıkan ebeveynler, onun ruhunda sağlıklı bir aidiyetin temellerini atarlar. Kendini ait hisseden, kabul gören ve değer bulduğunu bilen bir çocuk; öfkesini ve özerkliğini sağlıklı yollarla ifade etmeyi başararak toplumuna faydalı bir birey olarak yetişecektir.
Bir çocuğa sunabileceğiniz en büyük yuva; kendi olmasına izin verdiğiniz, sorumluluklarıyla büyüttüğünüz, duygularını kabul ettiğiniz ve koşulsuzca kucakladığınız bir kalptir. Sevmenin ve sevilmenin ışığında ait olduğu yüreklerde yeşeren çocuklar büyütebilmek dileğiyle.
UZMAN TAVSİYESİ: Her akşam uyumadan önce ya da günün sabit bir saatinde çocuğunuzla sadece size özel 5 dakikalık bir "günün en iyi ve en zor anı" sohbeti başlatın. Küçük aile ritüelleri, görünmez ama kopmaz aidiyet bağları örer.
Not:Adem Güneş Aile ile Bağlanma kitabından alıntılamalar içermektedir.