Ege Denizi’nde Türkiye ile Yunanistan arasındaki meselelerin önemli başlıklarından biri de Oniki Ada ve bu adaların deniz yetki alanlarına etkisidir.
Uluslararası hukukta deniz yetki alanlarının belirlenmesinde kıyıların coğrafi konumu, adaların niteliği, karşılıklı ve bitişik kıyıların durumu ve ilgili uluslararası hukuk kuralları dikkate alınmaktadır. Bir adanın deniz yetki alanı bakımından doğurduğu sonuçlar ise her olayın kendi coğrafi ve hukuki şartları içerisinde değerlendirilir.
Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 121. maddesi de adaların karasuları, münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığı bakımından belirli haklar doğurabileceğini düzenlemektedir.
Ancak Ege’de mesele yalnızca bugünün deniz yetki alanlarından ibaret değildir. Konunun önemli bir tarihî ve siyasi boyutu da bulunmaktadır.
Cumhuriyetimizin ilk yıllarında imzalanan uluslararası anlaşmalarla Ege adalarının statüsü belirlenmiş, Oniki Ada ise o dönemde İtalyan yönetimi altında kalmıştır. Lozan Barış Antlaşması’nın 15. maddesi de İtalya’nın egemenliği altındaki adalara ilişkin düzenlemeyi teyit etmiştir.
Oniki Ada’nın bugünkü statüsünü belirleyen en önemli gelişme ise İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki süreçtir. 10 Şubat 1947 tarihinde imzalanan Paris Barış Antlaşması’nın 14. maddesiyle İtalya, Oniki Ada’yı Yunanistan’a bırakmıştır. Antlaşmada adaların askerden arındırılmış olarak kalması açıkça hüküm altına alınmıştır.
İşte bugün tartışılması gereken önemli noktalardan biri de budur.
Eğer bir uluslararası anlaşma, bir bölgenin veya adaların belirli bir statü altında bulunmasını öngörüyorsa, bu statünün taraflarca korunması gerekir. Türkiye de yıllardır özellikle Doğu Ege adalarının silahsızlandırılmış statüsü konusunda itirazlarını uluslararası platformlarda dile getirmektedir. Türkiye Dışişleri Bakanlığı da Lozan ve ilgili uluslararası düzenlemeler çerçevesinde Doğu Ege adalarının askerden arındırılmış statüsünün Ege'deki siyasi dengenin önemli unsurlarından biri olduğunu belirtmektedir.
Nitekim Birleşmiş Milletler belgelerinde de Türkiye’nin, 1947 Paris Barış Antlaşması’nın 14. maddesinde yer alan askerden arındırma hükmüne dayanarak Yunanistan’ın adalarda asker ve askerî teçhizat bulundurmasına ilişkin itirazlarını kayda geçirdiği görülmektedir.
Burada benim üzerinde durduğum mesele şudur:
Tarihî ve hukuki uyuşmazlıkların çözüm yolu mutlaka çatışma olmak zorunda değildir.
Türkiye, uluslararası hukuk çerçevesinde masaya güçlü bir dosyayla oturabilir. Adaların statüsü, silahsızlandırma hükümleri ve Ege’deki deniz yetki alanlarının belirlenmesi birbirinden tamamen bağımsız başlıklar değildir. Ancak bunların her biri kendi hukuki dayanakları içerisinde ele alınmalıdır.
Benim önerim, öncelikle Türkiye’nin diplomatik ve hukuki yolları sonuna kadar kullanmasıdır.
Birinci adım, ilgili uluslararası anlaşmalarda yer alan askerden arındırma hükümlerinin uygulanması konusunda uluslararası platformlarda daha güçlü bir girişim başlatılmasıdır.
İkinci adım, Ege’de deniz yetki alanlarının belirlenmesinde coğrafyanın ve kıyıların gerçek durumunun dikkate alınması, Türkiye’nin kıta sahanlığı ve deniz yetki alanlarına ilişkin hak ve iddialarının uluslararası hukuk çerçevesinde masaya getirilmesidir.
Üçüncü adım ise bütün bu meselelerin, Türkiye ile Yunanistan arasında doğrudan çatışmaya yol açmadan, uluslararası hukuk ve diplomasi zemininde görüşülmesidir.
Çünkü uluslararası hukukta uyuşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi temel bir ilkedir. Birleşmiş Milletler sistemi de uluslararası uyuşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesini esas almaktadır.
Burada özellikle altını çizmek istediğim bir başka husus da şudur:
Türkiye’nin masaya oturması, hakkından vazgeçmesi anlamına gelmez.
Tam tersine, tarihî belgeler, uluslararası anlaşmalar, coğrafi gerçekler ve deniz hukukunun kuralları ortaya konularak Türkiye’nin tezlerinin uluslararası alanda savunulması anlamına gelir.
Bugün yapılması gereken, Ege’de yeni gerilimler üretmek değil; geçmişten gelen anlaşmazlıkların hukuk zemininde yeniden ele alınmasını sağlamaktır.
Adaların silahsızlandırılması konusunda ilgili uluslararası anlaşmaların hükümlerinin uygulanması, deniz yetki alanlarının uluslararası hukuk çerçevesinde hakkaniyetli biçimde belirlenmesi ve tarafların diplomatik kanalları güçlendirmesi, bölge barışı açısından da önemli bir kazanım olabilir.
Benim önerdiğim yol budur:
Önce hukuk, sonra diplomasi, ardından uluslararası mekanizmalar.
Askerî seçeneklerin konuşulmasına dahi gerek kalmadan, tarihî ve hukuki meselelerin masa başında çözülmesi mümkündür.
Aksi takdirde Yunanistan uluslararası platformlarda küresel güçlerin oyununa gelirse Türkiye masada olmasa da sahada askeri bakımdan ihlal edilen hakkını savunur ve alır.
Türkiye'nin güçlü olduğu alan da zaten tarihî belgeleri, uluslararası anlaşmaları ve hukuki tezleri ortaya koyarak hakkını savunabilmesidir.
Ege Denizi iki ülkeyi birbirinden ayıran değil, iki ülkeyi barış içerisinde buluşturabilecek bir deniz olmalıdır.
Bu nedenle Oniki Ada meselesinde geçmişte yaşanan gelişmelerin yeniden tartışılması değil, tarihî ve hukuki gerçeklerin doğru biçimde ortaya konularak geleceğe yönelik barışçıl bir çözüm zemini oluşturulması gerektiğine inanıyorum.
Türkiye’nin hakkını hukuk içerisinde araması, Yunanistan’ın da uluslararası anlaşmalardan doğan yükümlülüklerini yerine getirmesi, Ege’de kalıcı barışın en güçlü teminatı olacaktır.
Tarihi değiştiremeyiz; ancak tarihî meselelerden kaynaklanan sorunları hukuk, diplomasi ve akıl yoluyla çözebiliriz.
Benim masaya koyduğum öneri de tam olarak budur:
Geçmişin tartışmasını değil, hukukun üstünlüğü temelinde geleceğin barışını inşa etmek.
Yunanistan'ın akli selim tutum içerisinde ihlal ettiği uluslararası kurallara uyması menfaati icabıdır.